Dışı Meyve Aroması Kaplı ZEHİRLİ HAP                       

Bumin YILDIZ, Kasım 2006

 

" Özgürlüğün de, eşitliğin de, adaletin de dayanağı ;  ulusal egemenliktir."

                                                                                                                      M.K. Atatürk

 

  

Türkiye Cumhuriyeti Devleti 1923’te bir halk demokrasisi tipinde doğdu. Bu devlet tipi bilindiği üzere I.Dünya Savaşında oluşmuş; (RUSYA)1917 Ekim Devrimi bu devletlerin oluşumuna ışık tutmuş, Doğu Almanya, Polonya, Çekoslovakya, Macaristan, Yugoslavya, Arnavutluk ve Bulgaristan’da vücut bulan bu yapıdan; başarılı bir uygulamayı hayata geçirebilen ve sadece kısa bir süre sürdürebilen sadece Macaristan olmuştur.

Daha sonra bu devletler parlamenter sistemleri benimsemiş, parlamentarizm  ise yalnızca Çekoslovakya’da düzenli bir süreç geçirmiş, onun dışındakiler kralcı müdahale ve/veya diktatörlüklere maruz kalarak değişikliklere uğramıştır.

Ortaya çıkan bu yeni rejimler,gerekli sosyal reformları ya sınırladılar, ya da reddettiler ve bu arada halkçı nitelikli parti-kuruluş ve aydın bilim adamları kavuşturmaya tabii tutuldular.Sonuç itibariyle Çekoslovakya bir yana; hepsinin ortak niteliği içeride anti-sosyalizm,dışarıda ise anti-sovyetizm oldu.

1939’da Çekoslovakya bağımsız bir devlet olarak ortadan kaybolurken, Polonya sapmalar içinde bir politika uygulanmaktaydı. Diğer ülkeler ise Berlin ve Roma’daki faşizme doğru kayarak II.Dünya Savaşına sürüklendiler. Savaş sürecinde hem faşizme bağlı hükümetlere, hem de Alman işgaline karşı bir direniş hareketi gelişti. Komünist parti ve işçi partileri bu mücadelede birinci sırada yer aldılar. 1944-1945li yıllarda Sovyet Orduları bu ülkeleri faşizmin istilasından kurtardığında; yeni bir devlet kurma hakkı da bu direnişçi güçlerin oldu tabiî ki. Hükümdarlıklar zaman içerisinde tarihe karıştı. Böylece “Halk Demokrasileri” ya da “Halk Cumhuriyetleri” denen rejimler kurulmuş oldu.

 

Dışarıda hal böyleyken, içte Mustafa Kemal’in kurmuş olduğu “Halkçı Demokrasi Modeli” uygulamalarını sürdürüyordu. Bilindiği üzere devlet aklını iyi kullanan Türkiye Cumhuriyeti Devleti; II.Dünya Savaşına girmeyerek ilk mutlak parçalanma tehlikesini bertaraf etme becerisini, tüm dünya ülkelerine gösterebilmiştir.

 

Diğer taraftan Asya’da sosyalizmi kabul eden üç ülke ortaya çıktı: Çin,Vietnam ve Kuzey Kore. Latin Amerika’da ise, Küba. A.B.D ise Avrupa ile birlikte bilhassa II.Dünya Savaşından itibaren, vahşi kapitalizmin ayak seslerini artık iyice duyulur hale getirmiştir.

 

Öte yandan, bir de Afrika ülkeleri vardı ki  -onlara UYGAR BATI  üçüncü Dünya Ülkeleri adını takmıştı-  vahşi kapitalizm tarafından geri bırakılan ülkeler, henüz okur-yazar oranı bile çok düşük, ne siyasal, ne sosyal hakların olduğu, aç, emperyalistlere göbekten bağlı Afrika ülkeleri….

Bir genel giriş yaptıktan sonradır ki, hakikaten de Osmanlının küllerinden yeniden doğan Türkiye’me  geldi nihayet! Bizim Milli Kurtuluş hareketimiz; asker-sivil-aydın-bürokrat kadroların Anadolu’muzun ileri gelenleri ile birlikte yürütüp gerçekleştirdikleri bir orta sınıf hareketidir. Bu hareket; sonradan birçok başka dünya ülkesine de örnek teşkil edecek olan ; EMPERYALİZMİN ETKİNLİĞİNE SON VEREN, ulusçu ve bağımsızlıkçı bir hareket olmuştur. Devrimci, ulusçu kadrolar bir yandan padişahlık, saltanat, hilafet gibi emperyalizmin bağlaşığı bazı organları ortadan kaldırırken ve giderek CUMHURİYETİ ilan ederken; diğer yandan asıl mücadelenin ekonomik bağımsızlığın kazanılması olduğunun bilincindeydi. Liberalizm rüzgarlarının acı sonuçları ortada olduğundan; başka bir sistem arayışına girmişlerdi Türkler ve Mustafa Kemal’in o eşsiz senteziyle yola koyulmak istediler. Fakat; liberalizmden bambaşka bir sistem olan Kemalizm’e geçiş öyle kolay olmadı. Silahla yendiğimiz yedi düveli henüz masada alt edememiştik; bu bir…  Yani Lozan görüşmeleri sürmekteyken(1924) toplanan İzmir İktisat Kongresinde 1930’lara kadar uygulanacak olan ekonomik politikanın milli temelleri atılmak istendi, fakat maalesef istendiği gibi sonuç alınamadı. Çünkü; dışarıyla bütünleşenle “Kurtuluş Hareketi” ne karşı çıkmış olan İSTANBUL SERMAYESİ kongreye egemen olarak LİBERALİZM lehine kararlar çıkmasını sağlamıştı. Ne var ki ilerleyen süreçte özel girişimcilerle kalkınma politikalarının başarı sağlamadığı ve sağlayamayacağı yaşanarak görünmüştür. Çok geçmeden 1929 yılında kapitalizmin büyük bunalımlarından en önemlisinin patlak vermesi; devletçi bir politikaya geçilmesini zorunlu kılmıştır zaten.

Mustafa Kemal cephede savaşırken bile dünya tarihi sistemlerine ilişkin yayınları aralıksız okumaya devam etmiş ve sonuçta boşuna :

Devletçilik,

Milliyetçilik,

Cumhuriyetçilik,

Halkçılık,

Devrimcilik,

Laiklik

ilkelerini bir araya getirmemişti! Bir bağımsız ülke olarak dünyada varolacaksak, bu ilkeler ışığında kalkınmamız gerekliydi; çok önemli olan bir düsturdan vazgeçmeden tabiî ki: “YURTTA SULH, CİHANDA SULH”.

 

Bu nedenle Mustafa Kemal’in önerdiği yönetim biçiminin uygulamasına ancak 1930’ların sonrasında kör-topal da olsa geçinebilmiştir.1950’lere değin süren dönem, artık devletçilik dönemi olacaktır. Artık devlet doğrudan ekonomiye müdahale ederek, şimdiki hükümetlerin “paramız yok” diye ya onda bir fiyatına taksitle sattığı veya özelleştirdiği TÜPRAŞ, ERDEMİR, SEKA, SEK, SÜMERBANK, EBK, ETİBANK, TELEKOM, DEMİRBANK……  ve daha onlarca KİT’in, onlarca fabrikanın oluşması için devreye girmiştir. Yılların birikimiyle oluşturulmuş bulunan milli servetlerimiz; dış ülkelere karşı başımız dik kalsın, kendi yağımız, unumuz, şekerimizle helvayı biz yapalım, ele güne avuç açmayalım diye yapılandırılmış, az da olsa sanayileşme yolunda önemli adımlar atılmıştır. Üstelik; bu arada Osmanlı İmparatorluğundan payımıza düşen borçları da parti parti ödeyerek!

 

Her yeni uygulama, bilinmeyeni gerçekleştirmektir süreç içerisinde… O zamanın koşullarına baktığımızda uzun yıllar savaşmış ve ümmetten birdenbire millet kavramına geçmiş Türk Halkı zaten sosyolojik açıdan zorlanmakta, siyasal sistemi ise sadece birkaç üst düzey bürokrat ve Mustafa Kemal’in arkadaşları oturtmaya çalışmaktadır. Fakat birlikte ve omuz omuza verilen; Misak-ı Milli’de sınırları çizilen gittikçe güzelleşen “vatan” topraklarındaki bu mücadele bir çok mazlum millete örnek olacak çapta bir mücadeledir sevgili okur! Atatürk’ten sonra da onun izlerini süren başka dünya milletleri, aynı başarılı sonuçları almışlardır. Hernekadar ismini zikretmeseler de uygulamalara bakıldığında bu; böyledir.(Nasır-Mısır, Castro-Küba, vb. ….)

 

O zamanın koşulları demiştik, evet bir topyekün seferberlik devam ediyor ülke içinde ve fakat, dışarıda II.Dünya Savaşı çanları çalmaya başlamış bile, 1945’li yıllardayız.

Devrin Cumhurbaşkanı  İsmet İnönü Türkiye ‘yi savaşa sokmamış, tamam!

Ata ‘mızın  1938 ‘de ebediyete intikalinden sonrada ulusçu kalkınma modelimiz devrede; o da tamam!  Fakaaat; 1945 ‘te Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu çıkmış, ama arkası gelmemiş, kitleler mutsuz.  Savaş nedeniyle gelişmekte olan ekonomimiz durma noktasına gelmiş, ekmek karneyle dağıtılır olmuş, İsmet İnönü ‘nün bir yurt gezisinde ufak bir çocuk “bizi aç bıraktın” diye bağırmış, İnönü ona ; “Aç kaldınız ama babasız kalmadınız” diye cevap vermiş. Durum içaçıcı değil.

Bu atmosferde; uzun yıllar savaşmış, ve uzun yıllar da devlet yönetimini yürütmüş olan İsmet İnönü 1947’de A.B.D. nin Mali Yardımını kabul edecek, bir antlaşma imzalayacaktır, ne yazik ki. Bu bağımsız bir ekonominin ilk sekteye uğraması olacaktır, yarı-sömürgeleşmeye doğru açılan yolun ilk kilometretaşı olacaktır Türkiye Cumhuriyetinin. Ve uzantıları günümüze kadar katlanarak gelecektir; NE YAZIK Kİ !

            Savaşın ağır koşulları ve her an tetikte olmak gerekliliği nedeniyle Toprak Reformu’nun bir türlü hayata geçirilememiş olması nedeniyle; başarının asıl sahipleri olan küçük esnaf, köylü, işçi ve memur Cumhuriyetin nimetlerinden henüz yararlanamamışken, savaş sonrası iyice palazlanan ticaret ve maliye burjuvazisi de hükümete cephe almış durumda iken.

Yani, geniş halk kitleleri yılgın; bankerler, tefeciler, büyük toprak sahipleri ise rant kaybı endişesiyle şiddetli bir muhalefet sürdürmektedir hükümete karşıyken savaş bittiğinde ise dünya düzeni yeni bir değişime sahne olmuş, totaliter rejimler yıkılmış, demokrasinin üstünlüğü fikri üzerine inşa edilen yeni yönetimler işbaşına geçmiştir.

           

İşte bu iç ve dış konjonktürde oluşan değişmeler sonucu, İsmet İnönü çok partili hayata geçmek için düğmeye basmış ve 1950 yılında ilk çok partili hayata geçiş sürecinde Adnan Menderes farklı(!) söylemleri ile başbakanlık koltuğuna oturuvermiştir.

           

Bu aşamada şu saptamayı yapmak istiyorum müsaadenizle; 1931-1945 yılları arasında uygulanan devletçilik politikası hernekadar kapitalizme karşı olmasa bile, hatta “Devlet Kapitalizmi” diye adlandırılsa bile, yüne de ülkemize ekonomik anlamda çok büyük kazanımlar getirmiştir. Bu dönem, Türkiye’nin emperyalist güçlere karşı yürüttüğü en ciddi ve en tutarlı başkaldırış olmuştur.  Bir ülkenin, yardım ve borçlanmalar olmaksızın kalkınabileceğini, sanayileşebileceğini tüm dünyaya kanıtlamıştır yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti, Kemalizm sayesinde !

           

1950 ‘li yıllara gelindiğinde, büyük bir tarım işletmesinin sahibi olan Adnan Menderes ‘in başbakanlık icraatlarına gelelim şimdi de…

Başbakan olan Menderes, daha ayağının tozuyla ilk iş olarak Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu ‘nu rafa kaldırmış arkasından da İVEDİKLİKLE ilk “Yabancı Sermaye ‘yi Teşvik Kanunu’nu “ 1951 çıkartıvermiştir. TBMM ‘den. Akabinde A.B.D. ‘nin hazırlattığı Petrol Kanunu ‘da çıkartarak; Türkiye için kalkınmaya temel olabilecek bir kaynak, emperyalizmin çıkarlarına terkedilmiştir.

 

Fakat tüm bu olumsuz gelişmelere rağmen ; 1960 ihtilali, 1970 ve 80 askeri darbelerini de yaşayarak yine de ekonomik  büyümesini sürdürebilen bir ülke olmuştur Türkiye. Bunu 1980 li yıllara kadar uyguladığı ekonomide  PLÂNLI ve İTHAL İKÂMECİ bir politika izlemesine borçludur. İthal İkâmeci politika ihracatla sağlanan sınırlı dövizin  devlet tarafından hammadde ve yatırım malı ithalatına yönlendirilerek kullanılması demektir.

           

Çeşitli ekonomik-sosyal badireler atlatılarak planlı olarak kalkınmanın gerçekleştirildiği 1940-1980 dönemi çeşitli ağır sanayi kuruluşlarının devreye girdiği, ulusal sermayenin ivme kazandığı, sosyal adalet ilkelerinin neredeyse çağdaş uygarlık düzeyindeki ülkelerle boy ölçüşülür olduğu, ekonomik büyümenin sürdürülebildiği bir dönem olmuştur. Daha da önemlisi, ekonomik büyüme yurtiçi yatırımlarla desteklendiği için, milli gelirimiz de yıldan yıla artış göstermiştir.

           

Hâl böyle iken; ülkede 1970’lerden beri tırmandırılan terör, yurttaki can güvenliği açısından büyük bir tehlike haline geldiğinde, 1980 Askerli darbesi gündeme gelmiştir. Öncelikle devletin güvenliği esas alınarak hazırlanan ve birçok siyasal-sosyal hakların daraltılmasına neden olan 1982 Anayasası halk referandumunda %80 oy çokluğu ile kabul edilmiştir.

           

Öte yandan, 1980 sonrasında sazı eline alan Turgut Özal, ilk iş olarak Menkul Kıymetler Borsasındaki işleyişi değiştirmiş, banker kuruluşlarının yaptığı işlevsel çöküntüyü yasal hale getirerek bankalara aktarmış, daha da önemlisi özel istek üzerine 1985’te kapitalist sistemin çıkmazlarının ortadan kaldırılmasına yönelik; tüm dünyadaki az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelere dayatılan “ sermayenin serbest dolaşımı” dayatmasını fütursuzca hayata geçirmiş, 1985’te İstanbul Borsasını hizmete açmış, 1989’da ise 32 sayılı kararla “Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu” nu değiştirerek bütün sermaye kontrollerini kaldırmış; yine aynı yıl yabancı sermayeden alınan vergi oranlarını da düşürerek bütçe açığının iç borçlanma yoluyla karşılanmasının önünü açmıştır.

            Bu karar öncesinde Türkiye ‘nin dış dünya ile arasındaki döviz hareketleri mal ve hizmet hareketleriyle uyumlu olarak gerçekleşmekteydi. Ve bu işlemler Merkez Bankasının denetiminde yapılıyordu. Doğal olarak ticaret yapmayan bireylerin döviz bulundurmaları yasaktı ve bankalarda döviz hesabı açılamıyordu. Ülkenin döviz girdileri, çıktılarını karşılayamadığı durumlarda ise devlet; “UZUN VADELİ DIŞ BORÇLANMA” yapıyordu.

           

Bu önlemler ve sınırlamalar, ekonomisi 19. yüzyıl içinde yarı sömürgeleşmiş, açık Pazar haline gelmiş, kayda değer bütün ekonomik büyüklüklerin yabancıların elinde olduğu, Merkez Bankası işlemlerinin bile bir İngiliz-Fransız ortaklığı tarafından üstlenilmiş (Osmanlı Bank) bir ülkenin; milli bir ekonomi kurması ve kalkınması için zorunlu olan tedbirlerdi. 1989 yılına gelindiğinde de bunlar hala geçerliydi, çünkü henüz kalkınmamız tamamlanmamıştı ve kronik olarak dış ticaret açığı veriyorduk. Ayrıca bu tedbirler yakın zamana kadar birçok gelişmiş Avrupa ülkeleri tarafından da uygulanmaktaydı.

 

            Kapitalistler, 1929 yılı Ekonomik Bunalımından sonra, uluslararası piyasada sabit kur ve bilhassa kontrollü sermaye uygulaması yapılmasının gerekliliğini vurgulayarak  bunu çıkış yolu olarak önermekteydiler. Fakat, burada kapitalist sistemin en önemli açmazı olan sürekli sermaye artırımı konusuna da biraz değinmek istiyorum. Sadece “piyasa ekonomisi” demek bu sistemi kavramak için yetersizdir. Kapitalizm ücretli emekle üretim yapılan bir sistemdir. Daima sermaye artırımı yaparak büyütmek zorunda olduğu içindir ki, kendisini olduğu gibi, “o haliyle” idame ettirerek varolabilen daha önceki ekonomik sistemlerden tamamen farklıdır. Kapitalist sistem arzla talebin eşitlenemediği büyüme aşamasında; arzın aşırı büyüdüğü noktada ya krize girecek, ya da bu arz için başka talepler yaratacaktır ki kendini idame ettirebilsin. Üretim teknolojilerinin belirlediği yeni yatırımlarla ortaya çıkacak ek mal arzıyla; yeni yatırımların yaratacağı istihdamı kendiliğinden dengeye getirmesi için, kapitalizmin hiçbir içsel öngörüsü yoktur!

            Bu dengenin sağlanması tesadüflerle kalmıştır. Bu temel bir tespittir. Özellikle modern sanayi kapitalizminin ve sermaye birikiminin bugün ulaştığı düzeyde denge değil, dengesizlik esastır.

            Krediler yoluyla talebi arttırmaya yönelik sermaye kullandırılması ise  her zaman istenen boyutlarda gerçekleşememekte, devletin talep yaratması seçeneğinde ise; hem o ülke ekonomisinin rekabet gücünü yitirmemiş olması, hem de halkın önemli bir bölümünün konut  ve dayanaklı mallara olan talebinin doyma noktasına gelmemiş olması gerekmektedir. Aksi takdirde, devlet harcamalarının arttırılması büyümeden çok enflasyona neden olabilmektedir. Dünya kapitalizminin tarihi; sistemin yapısal hastalıklarını aşamadığını açıkça ortaya koymaktadır. Gelişmiş kapitalist ülkelerin ortalama büyüme hızlarını gösteren, kapitalizmde dönemsel genişleme ve daralma dalgalarının sistemin yapısal bir özelliği olduğunu açıkça ortaya koyan bir istatistik sunmak istiyorum sizlere.

  

                                                                                                          Yıllık Ortalama

                        Dönem                                    Süre (yıl)                         Büyüme Hızı

                   

                        1852-1872                                  20                                      5,1

                        1872-1895                                   23                                      1,1

                        1895-1914                                   19                                      4,1

                        1914-1948                                   34                                      1,9

                        1948-1965                                   17                                      4,9

                        1965-1985                                   17                                      1,5

                        1982-2005                                   23                                      3,9

 

            Tekrar belirtmekte yarar var, önemli çünkü; 1929 Büyük Bunalım sonrası finans piyasaları, krizin ülkeden ülkeye yayılmasında büyük rol oynamış ve derinleşmesine sebep olmuştu. Bu sebeple 1944 yılı Bretton Woods anlaşmasında savaşın galipleri ABD ve İngiltere SAVAŞ SONRASI DÜNYANIN EKONOMİK SİSTEMİNİ “Sabit Kur Rejimi ve Sermaye Kontrolü” temelleri üzerine inşa ettiler. Sistem; sona erdiği 1973 yılına kadar finans piyasalarındaki aşırı dalgalanmalarını ve bu dalgalanmaların uluslararası bir krize yol açma ihtimalini bir ölçüde kontrol edebildi. Ancak; Bretton Woods ‘ta kabul edilen bu sistem sermayenin -istikrar sağlanması uğruna- kısa vadeli spekülatif kazançlardan vazgeçmesini gerektiriyordu. Sermaye ise, spekülatif kâra ihtiyaç duymadan belli bir kâr oranına ulaşmalıydı ki bu fedakârlığı yapsın… 1950 ve 60’larda bu mümkün oldu, fakat 1970’lerden sonra mümkün olmadı. Bu durumda kapitalist sermaye daha önce istikrar adına koyduğu kendi ilkelerinden vazgeçerek, yeniden uluslararası finansal spekülasyonun önünü açtı. Dolayısıyla esnek kur ve sermaye serbestisi rejimine az gelişmiş ülkelerin de katılması gündeme geldi. Niye ki ? diye sorarsanız sebebi çok basitti: Vahşi kapitalizmin arz fazlasını bu ülkelere kakışlamak için!

 

            Bu noktadan hareketle, bilumum yerli neoliberalizm sözcüsünün  “çağdaş ekonominin gereği”  olarak gösterdikleri özelleştirme, uluslararası sermaye hareketlerinin serbest bırakılması, döviz taşımanın ve döviz hesabını açtırmanın yasallaşması bütçe açığının iç ve dış borçlanma yoluyla finanse edilmesi ve bu amaçla ihraç edilen tahvillerin menkul kıymet borsalarında alınıp-satılması gibi uygulamalar aslında Dünya Bankası ve IMF ikilisinin, Batı Sermayesinin aşırı kârlılık ya da değerlendirilmeyen atıl arzına çözüm bulabilmek için gelişmekte olan ülkelere dayattıkları (yutturdukları) dışı meyve aroması kaplı, yokedici bir  zehirli haptır. Türkiye ‘de bu hapı aldı, fakat henüz yutmadı! Farkında mısınız biz fakirleşirken kapitalistler nasıl zenginleşiyor ? Hem de bizim sayemizde ! Medyanın halkımıza yutturmaya çalıştığı bir diğer büyük yanılgı ise, ülkemizdeki kamu harcamalarının çok yüksek olduğu savıdır. Hani hep “kamu açıkları çoğaldıııı”  diye feryad eder ya hükümetler, hiç öyle değil. Ülkemiz OECD ülkeleri arasında milli gelir içindeki kamu harcamaları en düşük olan ülkedir ve rakamlar OECD ortalamasının çok altındadır. Bu; yeni bir durum da değildir. Turgut Özal ‘ın başbakanlığı döneminde de bu böyleydi.

 

            Türk ekonomisinin karşıkarşıya kaldığı sorunların neredeyse tamamı; küreselleşme adı altında pazarlanan neoliberal * reçetenin uygulanmasından kaynaklanmaktadır. Çözüm, yeniden milli kalkınmacı bir ekonomiye, Kemalizm’e dönüştedir. Plânlı ve denetim mekanizmalarının iyi çalıştığı, hukuksal anlamda “kuvvetler ayrılığı” ilkesinden asla taviz verilmeden; hem tarım, hem sanayi sektöründeki gelişimine birlikte ivme kazandırılarak dünyanın en iyi işleyen sistemi “KARMA EKONOMİ” mutlaka milli bir program olarak tekrar uygulamaya konulmalıdır. Borçlarımız ise, yine uzun vadeye yayılmak şartıyla dış borçlar 20-30 yıl arasında ödeme tablosu yapılıp dağıtılarak, (ki Arjantin bilindiği üzere IMF ‘ye olan borçlarını faizlerini ödememek ve anaparayı da çok uzun vadeye yayarak ödemiştir. Bu arada bu bilgiyi de vereyim.) iç borçlarda ise konsolidasyona gidilerek düze çıkmalı, hatta 2050’de ilgili uluslararası  kuruluşun sıralamalarında görüldüğü üzere 17. büyük ekonomi olmayıp, 10 ile 12. sırada bir yere oturup kapitalizmin hazırlamayı düşündüğü, planladığı yeni TRUVA ATI VİETNAM ’ı sollamalıyız 44 yıl sonra! Sağlıcakla kalın sevgili okurlar…

  

 

*Neoliberalizm : Vahşi kapitalizmin allanıp, pullanarak yeni Liberalizm adı altında tanımlanan uygulama şekli.

 

 

 Bumin YILDIZ