YOLCULUK NEREYE?
Necla ÜLKÜ, Ocak 2007
Tarih boyunca pek çok yazar içinde yaşadığı toplumu eleştirmiş, düzeltmeyi hayal ederek “ideal” bir toplum rüyalarını, “ütopya”larını yazmışlardır. Son yıllarda öyle bir kaygıya kapılmaya başladım ki, sanki tedavisi olmayan bir ruh hastası, çarpık kafasında öyle bir düzen, öyle bir toplum düşledi; düşlemekle kalmayıp gerçekleştirdi de, biz sıradan insanlar çaresizlik içinde, ‘hangi ucunu düzeltsek?’ diye sağa-sola koşuşturuyoruz ve artık gücümüz yetmiyor düzeltmeye!
Bir bakın: binbir güçlükle, eziyetle, inanılmaz biz azimle kazanılan bağımsızlık ne halde! Ya kuruluşu için neler feda edilen Cumhuriyet? Taş taş, ağaç ağaç yoktan yaratılan Başkent ne durumda? Veremle, trahomla, sıtmayla savaşı kazanan; her çocuğu aşılamayı, anne-çocuk sağlığının önemini kavratmayı başaran; her mahallede sağlık ocakları kuran; doktorluğu toplumun en saygın ve aranan mesleği haline getiren sağlık sistemimiz ne hale düştü? Eğitim sistemimiz çöktü, anaokulundan üniversite üstü düzeye kadar... 10. yılda “demirden ağlar” örülürken, “Kabotaj Bayramı” kutlanırken; şimdilerde ulaşım ve nakliyat için sadece mezbahaya dönüşen karayolları kullanılır oldu. Kilometrelerce deniz kıyısı, betondan kalelerle örülüp kapatıldı. Şehirler ormana, ormanlar çöle dönüştü. Hava kirli, sokaklar arabaların işgali altında. Sokakta oynayamayan, derelerde-denizlerde yüzemeyen, ağaca tırmanmadan, yalınayak koşmadan, çimenlerde yuvarlanmadan büyüyen çocuklar...Okuma-yazma bilmeyen, çoktandır unutulup da yeniden hortlatılan “törelerin”esiri, televizyon programlarında “eğitilen” anneler... gidişata duyduğu öfkeyi ailesinden çıkartan babalar...
Binlerce yıldır bu topraklara duran tarihi eserler, doğa harikaları, hatta dağlarımızdaki hayvanlar, ekonomimizin köşe taşı kurumlar “Babam olsa satarım arkadaş!” diyen bir zihniyetle, yok pahasına satılıyor! Musluktan akan sudan, pazardan aldığımız meyveden, hatta uçan kuştan kuşku duyar olduk. Acaba kanserojen mi? Kuş gribi, barsak enfeksiyonu, ya da başka bir hastalık taşıyor mudur? Sokakta yürüyemez, kapı-pencere açamaz olduk: kapkaççı, hırsız, tinerci ve daha niceleri yüzünden...
Biz, 68 kuşağı ne kadar da haklıymışız meğer! Ne diyorduk? “Tam Bağımsız, Gerçekten Demokratik Türkiye!” Tam bağımsızlığı, Atatürk’ün sözleriyle tarif ederdik. Yani: siyasi, askeri, ekonomik ve kültürel bağımsızlık... Demokrasi, herkesin sesinin duyurabildiği, sisteme, ya da başkalarına zarar verme özgürlüğünün kısıtlanması dışında tüm özgürlüklerin doya doya yaşanacağı sistemdi. Çağdaş insanın doğuştan gelen hakkı olan: sağlıklı bir ortamda yaşama, sağlıklı beslenebilme, eğitim görme koşulları herkes için oluşacak; her birey gönlünce yerleşme, eğitimini geliştirme, meslek seçme, seyahat etme, fikirlerinin açıklama ve örgütlenme haklarına sahip olacaktı.
Dünya tarihine “bağımsızlık savaşları dönemini açan, barışçı ve bilimden yana bir lider” olarak geçen Atatürk’ü, biz de önder olarak tanır ve severdik. Ne yazık ki, etrafındakiler onu yeterince kavrayamamışlar ve tamamlamaya ömrü yetmeyen devrimlerine sahip çıkamamışlardı. Görev bizdeydi, son yılların ters gidişini durduracak, devrimleri sürdürecek ve toplumu ileriye götürecektik!
Öncelikle İkili Anlaşma’larla ABD’ye verilen kapitülasyonlar kaldırılacak, Amerikan üsleri kapanacak, NATO’dan çıkılacaktı! Türk Silahlı Kuvvetleri, ABD artığı silahlara ve teknolojiye muhtaç olmamalıydı. Türkiye, dünyanın kolluk kuvveti ve dünya halklarının baş belası ABD’yle aynı kampta olamazdı, olmamalıydı! Bağımsızlığı için savaşan Kore’ye asker göndermemeli, Vietnam halkını katleden ABD askerlerini Türkiye’de
ağırlamamalıydık! Ortadoğu’da bir savaş çıksa, ABD Türkiye’deki üslerinden uçak kaldırsa, İkili Anlaşmalar gereği Türkiye buna boyun eğecekti. Bu olamazdı! İşte bunun için anti-emperyalist gösteriler yaptık, “6. Filo Defol!” diye sokaklara döküldük!
Türkiye yeraltı ve yerüstü zenginlikleriyle kendi kendine ayakta kalabilecek bir ülkeydi. Kendi zenginliklerine sahip çıkar, yetiştirdiği bilim ve teknoloji kadrolarını yurtdışına kaçırmazsa teknolojik geri kalmışlığı aşar ve sanayi ve tarım alanlarında dünyanın sayılı güçlerinden biri olabilirdi. Yeter ki, ne üretip ne tüketeceğimize, ne alıp ne satacağımıza ulusça kendimiz karar verebilelim! İşte bunun için fındık, tütün, haşhaş mitingleri yaptık, üniversite kantinlerinde “Cola” yerine yerli üretim gazoz ve ayran sattık.
Enerji sorunu çözülmez değildi, petrol kaynakları yabancı şirketlerce değil, vatansever mühendisler tarafından araştırılınca bulunacaktı, her komşuda vardı da bizde neden olmasındı? “Petrol var, bilinçli olarak çıkarılmıyor!” dediği için öldürülen genç mühendisler unutulmamıştı. İşte bunun için “petrol emperyalizmine hayır!” diyorduk, “milli petrol” diyorduk! Kaldı ki Türkiye bol güneşi, bol akarsuyu bol rüzgarı olan bir ülkeydi, alternatif enerji kullanımı desteklenmeliydi.
Ulaşım konusunda dünyanın en ileri ülkeleri gibi en ucuz, en az riskli yolları, yani demir ve deniz yollarını kullanmalı, şehir içi ulaşımda toplu taşımaya ağırlık verilmeli ve bir an önce raylı sisteme geçilmeliydi. İşte bunun için Boğaz Köprüsü yapılmasına karşı çıktık: otomobil için yapılacak yollar, daha çok otomobili, çok otomobilse park yerlerini ve yeni yolları zorunlu kılardı. Tek kişi taşıyan arabalar, yapım teknolojisi ve yedek parçalarıyla, karayolları yapımıyla, yakıt ithaliyle tamamen dışa bağımlı bir sanayi kuruluyordu. İşte buna karşı çıktığımız için “milli sanayi” diyorduk!
Sağlık sorununu koruyucu hekimlik, toplum hekimliği, yaygın sağlık ocakları ve bedava, yani ( o zamanlar henüz çökmemiş olan) sosyalist ülkelerdeki gibi tamamen bedava sağlık hizmetiyle çözülebilir görüyorduk. Parayla sağlık satılamazdı, hiçbir insan parasızlık nedeniyle sağlık hizmetlerinden yararlanamama cezasına çarpılamazdı. İşte bunun için sağlık kesiminde çalışanlar aralarında örgütlendi ve pek çok direnişler düzenledi.
Sağlık gibi, eğitim de parayla satılamazdı! Eğitim temel sorunu, ancak her şeyiyle, tamamen ücretsiz, anaokulunu da kapsayan temel eğitim, mesleki ve akademik eğitim ve halk eğitimi seferberliğiyle çözülebilirdi. Zaten okullarda yapılan öğretim, günlük hayattaki kültürel, sanatsal ve üretici çalışmalarla desteklenmezse, toplumsal yaşam “çağdaş” olmazsa, okul diploması neyi çözerdi ki? İşte bu nedenle “Halk için yaygın eğitim, halk için bilim adamı yetiştiren üniversite, halka dönük eğitim” diyorduk, bunu sağlamak için boykotlar yapıyorduk. Kaç arkadaşımız bu direnişlere katıldığı için, yıllarca emek vererek kazandığı eğitim hakkını kaybetti! Özel okullara karşıydık, “paran kadar oku” anlayışının bizim dünyamızda yeri yoktu. Eğitim, okul kıyafeti, kitabı, dersi gelecekteki üst düzey eğitimin tüm giderleri dahil tamamen ücretsiz olmalıydı. Eğitim üretime göre planlanmalı, yeteneği olan herkes bu yeteneğini değerlendirme şansına sahip olabilmeliydi. Belediyeler yaşamı kolaylaştırmak, halk sağlığı ve eğitimiyle ilgilenmeliydi. Ortak değerlerimize, tarihimize ( bu da sadece İslam tarihi değildi, tüm tarihe), kültürümüze, sanatın her dalına, türkülerimize, halk oyunlarımıza, sokak tiyatromuza, geleneksel ve yerel olana, çevreye, yeşil alana, parklara, sokaklardaki kedi-köpeğe, ağaçlardaki kuşlara sahip çıkmalıydık. Yeni sanat dallarına, grafik sanatına, fotoğrafçılığa, sinemaya önem vermeliydik. İşte bunun için hepimiz bu dallarda çalışır, üretirdik.
“Emek en yüce değerdir!” diyorduk, emeğe ve emekçiye saygı göstermeyen bir toplum oluverdik. Kara para, kapkaç, vurgun, çete, soygun değil; emekle elde edilen gelir, makam ve itibar günlerine dönmek zorundayız!
“Hukuk” diyorduk, en hukuk dışı muamelelere biz maruz kaldık. Yine de “hukuk” demeyi sürdürdük, toplumda hukuk sistemine güven kalmazsa olacakları biliyorduk, toplumu eşkiyaların ele geçireceğini görüyor, asıl suçluların yargılanamadığı bir düzenden korkuyorduk.
O kadar çok suç işledik ki, olması gereken oldu: bunları söyleyen “vatan hainleri” teker teker ayıklanıp temizlendi. Asıldı, vuruldu, işkenceye uğradı, yıllarca dört duvar arasına hapsedildi, yurt dışına çıkması yasaklandı, işten atıldı, kara listelere alınıp her yerden tecrit edildi. Ölenler öldü, öldükleriyle kalmadılar, isimleri ve anıları kaldı geriye! Kalanların bir kısmı yurt dışına kaçıp bir daha dönmedi, dönemedi. Küçük bir kısmı tövbe edip “hidayete erdi”, eski günleri ya tamamen unuttu, ya da reddetti. En büyük kısmı kaçamadı, memlekette kalıp çile doldurdu; işsizlik, açlık, sağlık sorunları, sürülme, susturulma onlar içindi. Hiçbiri karar veren mekanizmaların başına gelemedi, çekildiği köşede suskun yaşamaya zorlandı. Kimimiz dayanamadı, en çok kalpten, kanserden, beyin kanamasından öldüler. Hayatta kalabilmek, sağlığını koruyabilmek bile direnmek sayıldı.
Kimse bizi dinlemese de, gençlere bir tür öcü, ya da “işini bilmeyen, köşe bile dönemeyen salaklar” olarak gösterilsek de… TARİH BİZİ DOĞRULADI , DOĞRULUYOR!
Ne söylediysek, haklı çıktık! Evet, biz haklıydık! Çünkü üç kuruşluk çıkarımızı değil, gelecek güzel günleri savunduk! İddialara göre toplumsal barışı biz bozmuş, toplumu kana bulamışız. Doğrudur, toplumsal barış ABD’ye temennalar çakarak sömürüye ortak olmak, kendi halkını ve ülkesini ayaklar altına almaksa, EVET! Toplumsal barışı biz bozduk. Kana bulanansa biz olduk; bedelini ödediğimiz için, bu gün ayağa dikilip şunu söyleme hakkımız var: Nereye kadar? Bu toplumsal çöküş, bu dibe vuruş, debelenme nereye kadar?
Bu yolun sonu çoktan göründü, yapılacak şey bellidir: en temel sorunlara karşı, en acil çözümler için, en geniş platformda bir araya gelerek bu gidişe “DUR!” demek zamanıdır.
“Tam Bağımsız, Gerçekten Demokratik Türkiye!” için…
Necla Ülkü