KÜRESEL KRİZ  VAR  ZİRVEDE  BİZE  YER  YOK

Atila Sarp, 23 Nisan 2011

Türkiye’nin ekonomi, coğrafya, nüfus gibi temel belirteçler bakımından büyüklükleri siyasal tartışmalarda geleceğin en büyük ülkelerinden birisi olacağının değerleri olarak sunulmaktadır. Özellikle siyasal tartışmaların yoğunlaştığı dönemlerde oy alma kaygısı ile yapılan konuşmalarda dünyanın en büyük ülkelerinden birisi olacağımız çeşitli biçimlerde kitlelere iletilir. Amaç onları daha büyük hedefler göstererek sabırlı olmaya, özverili olmaya, kendilerinin değil ama çocuklarının daha iyi yaşayacağına inandırmaya yöneliktir. Acaba gelecekte dünyanın en güçlü ülkesi olacağımız savı doğrumudur.

1946 yılından bu yana çok partili yaşamın “dağlar pasta denizler limonata” vaatlerinin ağırlık kazandığı propagandalar  ile yapılan seçimler sonrasında gelen iktidarlar bir çok şeyi değiştirmiş, geliştirmiş, artan nüfusa paralel ekonomiyi büyütmüştür. Dünya ile ilişkilerindeki gelişmelerle de bugünlere ulaşan bir ekonomik büyüklüğe ülkeyi ulaştırmıştır. Öylesine bir noktaya gelinmiş tir ki tartışmasız bütün dünyayı saran küresel ekonomik kriz, yönetenlerimizin anlatımıyla bize değmemiş, teğet geçmiştir. Küresel krizden etkilenmeyen bir ekonomik büyüklüğümüz var mıdır, küresel kriz dışında bir ekonomi ile mi yönetiliyoruz da farkında değil miyiz.Yönetenlerimizin en azından 1947 yılında törenlerle karşıladığı Missouri Gemisinin gelişinden bu yana örnek aldığı Amerika Birleşik Devletleri, küresel dünyanın patronu krizin pençesinde kıvranırken, orta doğu da ve dünyanın bir çok ülkesinde savaşlara harcadığı paraların getirdiği çöküşü Amerikan halkına nasıl soğurtacağının hesabına Amerikan siyasetini endekslemişken, bizdeki umursamazlık ilginçtir. Evet, 1920’lerde kısa yoldan Amerikan Mandası olarak kurtulalım önerisine karşı çıkarak başarılan ulusal kurtuluş savaşımız artık unutulmuştur. Amerikan mandacılığı çok modern bir şekilde kapıdan değil bacadan girip içimize yerleşmiştir. Bu yerleşme öylesine güçlü araçlara sahiptir ki, küreselleşmenin Amerikan halkında oluşturduğu karşı çıkmaları bizlere yansıtmamaktadır.

Küreselleşme önceleri yalnız Amerikan halklarında değil, Avrupa ülkelerinde ve gelişmiş kapitalist ülkelerin tamamında olumlu karşılanmıştı. Nasıl karşılanmasın, fikri ve bedeni emeğin siyasi örgütlenmesinin çeşitli biçimlerde iktidarı aldığı devletler yeniden kapitalizme ve eski egemenlerin yönetimine birer birer dönmeye başlamıştı. Avrupa'nın kanayan yarası Berlin Duvarı çökmüştü. İnsanların arasına kurulan gizli duvar “soğuk savaş” ortadan kalkmıştı. Çatışacak iki büyük anlaşma gücünün birisi olan Varşova Paktı dağılmış, dev ordu gücü artık işlevsizleştirilmişti. Artık  Uluslararası  tek siyasi  güç Birleşmiş Milletler, tek silah gücü NATO idi. İstikrarsızlığın yerini küreselleşmenin istikrarı yavaş yavaş alıyordu. Avrupa Birliği projesi daha ilk elde etnik ayrılıklara dayalı dağılmayı Yugoslavya ve Çekoslavakya'da uygulamaya koyup yeni devletçikleri ortaya çıkarırken iki, Almanya’nın birleşmesi ise büyük heyecan yaratmıştı.

Bu sürece büyük aydın desteği, medya yayınları ile kitlelerin onayını katan küresel güçler, o hiç değişmeyen  küresel patronlarla destekçilerinin dünya nimetlerini ellerinde toplayarak daha da zenginleştikleri, daha iyi bir gelecek, daha iyi ve yaşanılası bir dünya bekleyen yoksulların ise tersine daha da yoksullaştığı yazgılarında değişim yapamadı. Zenginlerle yoksullar arasındaki uçurumu kapatmak bir yana, küreselleşme uçurumu daha da derinleştirdi, daha da yaygınlaştırdı. İşte bu ekonomik temeldeki acımasız realiteye karşı küresel patronların ülkelerindeki yoksulların homurtuları duvarları aşmaya ve küreselliğin olanağı iletişlim araçlarıyla öncekilerden daha çok paylaşılmaya başlandı. Küreselleşmenin yoksullar dünyasına getirdiği tek olumlu şey işte bu iletişim kolaylığı oldu. Böylece yoksullaşan kitleler  dünyadaki küreselleşme sürecinden kazananların sürekli kazançlarının ve kazanımlarının arttığını, kaybedenlerin, yoksullaşan yığınların geleceğe kaygıyla baktıklarını, yanı başlarına düşen yıkımın sürekliliğini ve adeta küreselleşme politikalarının egemenliği altında acımasız uygulamalara dönüştüğünü görüyorlar.

Bugünkü yönetenlerin kimi savlarına bu gerçekler açısından bakılmadığı zaman önümüzü görmemiz mümkün değildir.  Ülkemiz Türkiye küreselleşme politikalarının mimarı emperyal güçlerin sömürdüğü, işgücüne, zenginliklerine ve geleceğine ipotek koyduğu bir bölgededir. Hem bu bölgede olması hem de tarihi geçmişi, deneyimleri, kaynakları ile potansiyel güçlü ülke adaylığı nedeniyle emperyal ülkelerin tehdidi altındadır. Küresel güçler, ülkemize attığı ağlarla yönetimleri etkilemekte hatta kendilerine bağlı yönetimleri işbaşına getirmektedirler. 

Ülkemizin son yıllardaki yönetimleri küresel politikalara paralel yönetim uygulamalarında bulunmuştur. 2000 yılında 200 milyar dolarlık toplam ulusal gelirimizin 2010 yılında 700 milyar dolar büyüklüğe ulaşması bu politikaların sonucudur. İç ve dış nüfus göçü başta olmak üzere, ticaret,yatırım,finans,iletişim,taşımacılık bilgi ve teknoloji alanlarında küresel dünya ile paralel bir değişim yaşanmıştır. Bu gelişimin kişi başına geliri de artırdığı bir gerçektir. Ama bölüşümde büyük adaletsizlik söz konusudur.   Zirvelerde yer arayan, Türkiye’yi “Devler Ligi”ne sokacağını savlayanların bu büyümelerle yaptıklarının gelişmede ve bölüşmede acımasız boyutunu milyonlar çekmektedir.

Küresel güçlerin bilgi ve teknoloji pazarı haline getirilen bizim gibi ülkeler, küresel emperyal güçlerin demode olmuş teknolojilerinin ürünlerinin, araç,gereç,makine ve ağır sanayi dalındaki demode teknoloji ürünlerinin çöplüğü haline getirilmiştir. Bu ürünlere yapılan ödemelerin ithalat kalemlerindeki büyük tutarları soygunun boyutunu gözler önüne serecek niteliktedir. Dış ticaret açığımızın yani ihracat gelirleri ile ithalat giderlerimiz arasındaki 396 milyar dolara ulaşan dış ticaret açığımızın en büyük kalemini oluşturmaktadır. Demode teknoloji ürünlerinin ithalat kısıtlamasının getireceği kar 100 milyar dolardan aşağı değildir. Bu büyük soygunu küresel emperyalizmin yerli ortakları son derece ustaca yapmaktadırlar. Yoksulluğumuzun en önemli sorunlarından birisi, bakan,vekil,genel müdür yakınlarının temsilcisi olduğu küresel şirketlerden yapılan bu demode ürün ithalatları  olduğu üzerinde fikri, ve bedeni emek örgütlülüklerinden başka duran da olmamaktadır.

 Küreselleşme politikalarının getirdiği “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışı ile bugünlere gelinmiştir. Bugünün gerçekleri bütün çıplaklığıyla görülüp önlemleri alınmadan yarınlarda küreselleşmenin getireceği yıkıma karşı alınacak zorunlu önlemleri saptamak olası değildir. Kapitalizmin gelişmesi aşamalarındaki küreselleşme, dün olduğu gibi, yani 1914,1929,1940 larda ortaya çıkan, 2000’lerde ise katlanarak günümüze gelen krizlerin en ağırına doğru dünyamızı sürüklemiş durumdadır. Küresel kapitalizmin değer temelinin altın mı, dolar mı ya da başka bir değer birimi mi olacağı konusundaki, çalışanları çok da ilgilendirmeyen  büyük çatlak, yıkımın sadece bir boyutudur.

 Büyük yıkımların sınırlarımızda dolaşan ve içimize her an düşmesi beklenen savaş ve iç savaş felaketleri bu gelişimin  işaret fişekleridir. Daha dün küreselleşme politikalarını birlikte uygulayan yönetimlerin ateş içine düşüp birer birer hem kendilerini hem de ülkelerini sonucunda yalnız küresel güçlerin kazanacağı Irak benzeri, ateşin içine düşürmeleri dikkatle ve  ibretle izlenmelidir. Ne denli zor bir dönemden geçildiğinin hepimiz farkında olmak zorundayız. Küreselleşmenin kapitalist bir üretim biçimi olduğu, günümüzde sürekli istikrarsızlık, eşit olmayan gelişme, savaş yasalarını uygulamaya sokarak  egemenliğini  sürdürdüğü gerçeğini  bilmek zorundayız. Bu gerçekleri bilerek küresel kapitalizme karşı bütün güçleri örgütlü bir seferberliğe sokmak fikri ve bedeni emeğin örgütlülüklerinin en temel meselesi haline getirilmelidir.

Fikri ve bedeni emek sahiplerinin, küreselleşmeden nemalanmayan çalışan diğer sınıf ve tabakaların, çiftçilerin, küçük üreticilerin, küçük esnafların küreselleştirme politikalarıyla alabildiğine yoksullaştırılmasına karşı örgütlü ortak mücadele, küresel krizin ortaya çıkardığı siyasi, ekonomik,ideolojik ve askeri çatışma ve savaşların tozu dumanı altında ertelenmemelidir.

İşçi ücretlerinde ciddi oranda gerileme vardır. İşsizlik %11,2 ile tarihimizin en yüksek oranına son on yılda ulaşmıştır. Satın alma gücü alabildiğine düşerken, tüketicilerin banka borçları son on yılda 30 katı artmıştır. Borçlu olmayan yurttaş kalmamıştır. Banka kredi borçları, ödenmeyen senet sayısı, ertelenen banka borçları en üst düzeylerde seyretmektedir.

Rakamlar gerçeklerin yansımasıdır.Yönetenlerimizin  ülkemizi küresel güçlerin arasına katacak büyük ülke yapmaları politikası zirvelerde yer arama anlayışları gerçekçi  değildir. Bu politika küresel güçlerin arasına onların dediği doğrultuda katılmak ve dünyanın bütün yoksullarını daha da yoksullaştıran, zenginlerini ise daha da zenginleştiren politikalara ülkemizi mahkum etmekten başka sonuç vermez ve vermemektedir. Bu politikalar  gerçeğe değil, hayallere kitleleri yönlendirerek küresel soygunu sürgit yapmak amaçlıdır, bu amaca hizmet etmektedir.

Önceki satırlarda belirttiğimiz büyüklükleri içinde barındıran ülkemizin çıkışı, buna bağlı olarak ülkemizin gerçek üreticileri olan fikri ve bedeni emek sahiplerinin maddi manevi kazanımlarının tek yolu  küreselleşme politikalarına kökten karşı çıkacak politikaları ve örgütlenmeleri sabırla uygulamaya koymaktan geçmektedir. Bütün emek örgütlülükleri sabırlı eğitim çalışmaları ile gerçekleri üyelerine ulaştırırken, örgütsüz kalan bütün kesimleri de yasaların verdiği örgütlülüğün çatısı altına sokmaya  çalışmaları tek çıkış yolumuzdur. Üstelik böyle bir çalışma süreci küreselleştirmenin altında ezilen bütün toplum kesimlerine de umut verecektir. Bütün zenginliklerimizin asıl sahiplerinin iktidardan uzaklığı ve uzak tutuluşu, ülkemizin kendisine uygun olan bir gerçek büyüklüğünün önündeki en büyük engeldir.  İktidar erkini ele almak, içinde olmak, geleceği biçimlendirmek hedefi çalışanların olmazsa olmazıdır. Küreselleştirme felaketinin panzehiri de yalnızca budur. Emek örgütlülükleri, küresel kapitalizme, küreselleşmeye endekslenmiş sağlı sollu kadrolardan ve anlayışlardan, silkinerek arınmalıdır. Sorunları yalnızca siyasal düzlemde tutan, temeldeki fikri ve bedeni emeği ve emeğin örgütlülüğünün geliştirip yaygınlaştırılmasını önemsemeyen,  yadsıyan anlayışlara artık prim verilmemelidir.

Atila Sarp