BÜYÜK TÜRK
DEVRİMİ YOLUNDA TANIDIKLARIM
İBRAHİM ÇİFTÇİ
(ÇERKEZ İBRAHİM)
Atila
Sarp, Eylül 2007
İzleme, dinleme, polis yakalaması, sorgusu, savcılık ifadesi, mahkeme ve
hakimin tutuklaması. Ulucanlar Merkez Cezaevi demir kapıları geçilince,
elinizdeki kelepçenin çıkarılıp içine çuval gibi atıldığınız karanlık büyük tek
odalı “tecrit” bu zincirin halkasıdır. Birkaç metrekare odada kimisi yerde
yatan, kimisi iki katlı ranzayı paylaşan çeşitli suçlardan genç,yaşlı
tutuklanıp buraya tıkılmış insanların içinde kendinizi buluverirsiniz. Sizi, ter
kokusu, ayak kokusu,,rutubet,hepsinden beteri,temiz gelen yeni bedene saldıran
bit sürüleri karşılar. Demokrasi kahramanlığı yapanların iktidar karşıtı
gençleri, yazarı,çizeri, adli suçlularla birlikte içine attığı bu tecrit,aynı
zamanda, şimdilerde alışveriş merkezi mi, kültür merkezi mi yapılacağı
tartışılan eski Ulucanlar Merkez Cezaevinin ayrılmaz parçasıdır. Koğuşlara
dağıtımdan önce, gelen suçluların çuval gibi içine atıldığı tek göz karanlık bir
odadan oluşan, havalandırmasız, tuvaletsiz, asırlık pislikleri,duvarlarında
kazınmış adlar ve tarihler yumağından rengi kirli griye dönmüş dört duvar,
başkentte cezaevi ile tanışmanın da ilk mekanıdır. Bir kez girenin ölünceye
kadar burnundan çıkmayan ağır koku, yoğun bir sigara dumanı ile sarmalanmış
nemli soğukluk, derinliklerinize kadar işler. Her demir kapı açılışında
özgürlüğe, içerdeki hücrelere ya da koğuşlara gitme haberinin umudu ile saatler
değil dakikalar bile geçmek bilmez. Kimin ne yediği, kimin ne giydiği belirsiz,
yatağı tuvaleti yan yana bir cezalandırma yeridir. Uzunca kalanın mutlaka bir
yerinde mide, böbrek, akciğerinde sakatlık bırakacak koşullardan kurtulmaktır
koğuşlara dağıtım.
Sırtüstü sızıp kaldığınız, başınızı bir diğer tutuklunun ayaklarına dayadığınız
bu “tecrit” de üstünüze sıcak ve temiz kokan bir battaniye “talebeye” sesiyle
elden ele gelir karanlığın içinden başucunuza. Örtü özenle üstünüze serilirken
kulağınıza “talebelerin bedeni hassastır, yeni gelenin üstüne örtün diye Çerkez
İbrahim gönderdi” sözleri fısıltıyla iletilir. İçeri sokan cinayet zanlısı
olarak yargılanan ve idarede yazıcı olarak çalışan Orhan Gürbüztürk’ tür.
Örtülünce soğuk tecritte, bedeniniz ısınıverir. Daha önemlisi bu karanlık
dehlizde uzanan tanımadığınız bir dost eli varlığının duyumsanmasıdır..…
Umar arayan Tütüncüler çağırmıştır gençleri, köy köy gezer, Anadolu solursunuz.
Tütün acımasız bir sömürüdür. Toprak damlı,beyaz badanalı,kilim serili, yer
döşekli köy evlerinde ağırlanır, köy yemekleri yer,köylülerle yani ülkenizin
üreticileri,ezilenleri ile birlikte yatar, birlikte kalkarsınız. Önce köyler
taranır, sonra miting yapılır. Tütüncüler sizi baş tacı eder, iktidar
militanları sopalarla saldırır, köylülerle birlikte gerici saldırıları
püskürtürsünüz. Daha sonra Ödemiş’in Kurtuluş Savaşında Yunan’a İlk Kurşunu atan
tütüncü köyünden, miting hazırlıkları için Ödemiş’e gelirsiniz.Ödemişteki
öncünüz Gömlekçi Mütehhar’dır. İlk sorduğunuz isim “Merkez Cezaevinde bize
battaniye yollamıştı, Çerkez İbrahim’i bulabilir miyiz” olur. Akşam yemeğine
Mıyka Ahmet’in kasap dükkanın arkasına davetlisinizdir. Mahir ağabey,
İbrahim Çiftçi,
Mütehhar Bengi hem liseden,hem de Ödemiş den eski arkadaştırlar. . Mangalda
sucuk ve yanında çeşitli içkilerle Mıyka Ahmet’in kasap dükkanının arka bölmesi,
zengin tam bir çilingir sofrası, söyleşi ortamıdır.. Çerkez İbrahim, Mahir
ağabey,Mıyka Ahmet,Tütün ekicisine ve onlara sahip çıkan talebelere,öncülük
yapan Mütehhar Bengi’ye yakınlık duyarlar.Tüccarın kovulması,devletin taban
fiyatı yükseltmesi, tütüncünün paralanması hepsinin ortak çıkarınadır. Tütün
üreticisi ne kadar çok para alırsa, yemeyi içmeyi, söyleşmeyi seven Ödemiş’te
yaşam o denli ortak, yaşanılası olur. Açlar dünyasında tok olmayı kimse sevmez.
“Zürra”nın katmerli, acılı sömürüsüne varlıklıların desteğinin temelinde yatan
esasında bu çıplak gerçektir…
12
Mart sonrası kaçaklığınızda yolunuz İzmir’e düşünce, Ege de adı yer altı
dünyasında gittikçe büyüyen Çerkez İbrahim’i sorarsınız, Konak –Kordonboyu
restoranlarından. Gene ölümlü suç vardır, Çerkez cezaevindedir. Selam ve not
bırakırsınız. Sırtınızda verdiği battaniyenin gitmeyen sıcaklığı İzmir havasını
daha da bunaltıcı yapar…
Mamak cezaevi ayrı bir zincirin halkalarıdır.
İbrahim Çiftçi
ile burada da buluşursunuz. Koğuşlar kitap ister, hapishane müdürü Mustafa Kemal
Saldıraner kitapların girişini yasaklar. Koğuşlara kitap verme konusu siyasi
mahkumlarla idare arasında sürekli tartışılan ve “adli” suçluları da huzursuz
kılan boyuttadır.
İbrahim Çiftçi
“adli” mahkumlar adına yaptığı sohbette “Albayım, bu talebeleri siz
tanımıyorsunuz, tanısanız cezaevinde olay çıkmaz. Sen hiç sığır besledin mi,
beslemedin değil mi ? Hazır ol, rahat ömrün geçmiş. Sığırın önüne otu koysan,
sağa sola bakar mı, hiçbir yana bakmaz ,otu yer durur,kafasını otu bitirinceye
kadar da kaldırmaz. Ne yasaklıyorsun, doldur koğuşlara kitapları, bu
talebeler sabah akşam kafalarını kitapların içine sokarlar, okuyup dururlar,
huzursuzluk da çıkarmazlar, onlar da sen de biz de rahat eder günleri geçirir
dururuz” der…
12
Eylül sonrası da aynıdır… Değişmez dostluklar ve artan düşmanlıklarla dolu
yıllardır yaşanan günler, bir merhabanın sıcaklığıdır aradığınız…
İbrahim Çiftçi
fırtına gibi yaşadığı yılların da etkisiyle kalp ameliyatları geçirdi. Bütün
damarları hemen hemen değiştirildi. Bütün acıları ağır bir tevekkül ile
karşılıyor, birkaç gün daha fazla yaşayacağım diye yaşamı kendisine ve çevresine
zindan etmiyordu.”Sanırım bundan sonra kalbi tümüyle değiştirecekler” dediğinden
fazla zaman geçmedi ve talihsiz Alsancak kahvesindeki bombalama olayında
ayaklarından aldığı yaralardan çok kalbi bedenini taşıyamaz olmuştu …
4
Ekim 2006 günü
İbrahim Çiftçi
Ağabey’i yitirdik. 5 Ekim de toprağa verdik...
“Gerçek dostluğumuzda” O hep bir ağabey idi ben ise hep siyasal amaçlı eylemlere
giren talebe ve talebe başı. O hep aradığımız ağabey sıcaklığını, dostluğunu,
katılmadığı fikir ve eylemlerimize hoşgörülü yaklaşımını, ve sürekli dost
sofrasını bizlere açtı. Dostlarını diğer dostlarından sakınmadı, onları hep
önyargısız buluşturdu. Kendisi şakalaşmayı ve insanların zayıf yanlarını onları
rencide etmeden dile dolamayı severmiş. Ben sonradan bu huyunu yaşayarak
öğrendim.
Taylan Özgür’ün
vurularak öldürülmesinin ardından silah günlük yaşantımıza girmişti. Ödemiş’e bu
kez tütün mitingi çalışmalarına gittiğimizde sırtındaki çelik yeleği (bu sıra
sana daha çok lazım olur diye) emaneten vermişti. Parkanın altına giyince külçe
gibi olmuştum. Site yurdunun işgali sonrası Erzurum Yurdunu işgalden korumaya
giderken sırtımdaki çelik yeleğin güveniyle yanımdan geçen mermi ıslıklarına
aldırmamıştım. O kadar ağırdı ki, bir gün camları iyice silinmiş SBF kantininin
cam kapısını görmeyip olduğu gibi öbür tarafa geçmiş ve bir şey olmamış gibi
masalardan birine arkadaşlarımın şaşkın bakışları arasında oturmuştum. (Parka
altındaki çelik yeleğin kalın camı tuz buz ettiğini tabii ki söylemedim). 12
Mart sonrasında ne zaman karşılaşsak çelik yeleği sormadan etmez, yeleğin ne
denli güzel olduğunu, o tür yeleklerin artık kalmadığını söyler, emaneti vermek
gerekir derdi. Ben ise çelik yeleğin ne olduğunu gerçekten hatırlamıyordum. Her
sorduğunda “Ağabey,ne peşine düşüyorsun, verdiğin yelek şimdikiler gibi değil,
Osmanlı bile ince örgü yapmış,seninki kalın sac plakalardan yapılmış, çok
ağırdı,fazla da kullanmadım,fakat nerede bilmiyorum” derdim. Her karşılaşmamızda
yeleğe ben ağır diyordum, o kuş tüyü gibi hafif diyor, anlaşamıyorduk. Gene
tütün mitinglerinden Karadeniz yöresinde arkadaşımız olan
İsmail Yeşilyurt
ile sohbet ederken çelik yeleğin konusu geçti. Benden yaşça büyük
İsmail Yeşilyurt
sıkıntılı anlarda yaptığı gibi, tümüyle takma olan dişlerini diliyle ileri geri
itekleyerek “o
çelik yeleği Ankara
ya geldiğimde ağır diye şikayet etmiş bana vermiştin” dedi. Kendisinden geri
isteyince gülerek “28 yıl önce verdin,demiri de derisi de erimiştir” dedi.Ben de
ilk karşılaşmamızda konuyu gene çelik yeleğe getiren İbrahim Ağabey’e “yeleği
buldum ağabey,
İsmail Yeşilyurt’a
vermişim,sen tanımazsın, bizim Karadeniz teşkilatından,şimdi 68’liler Vakfında
müdürlük yapıyor, telefonunu vereyim iste”dedim. Bu konu böylece aramızda konu
olmaktan çıktı. Çelik Yelek ihalesi
İsmail Yeşilyurt
da kaldı. 1999 yılında ise Kuşadası’ndaki İmbat Otel Gazinosu’nda ziyaretine
gittim. Müdürlüğünü Gömlekçi Mütehhar yapıyordu. (Mütehhar ağabey Mamak
cezaevinde saz ustamdı. Saz ustalığı özellikle oyun havalarında mükemmeldi. Bana
da hemen birkaç oyun havası çaldırmaya başlamıştı ki, tahliye oldu, saz eğitimim
de bir kez daha kesintiye uğradı). Mütehhar Ağabey sazını getirdi, Hasan Üresin
de Çiftçi Şirketler grubu’nun Çırçır fabrikasında İbrahim Ağabey’in Genel Müdürü
olmuştu, hep birlikte çekildik bir otel odasına, İbrahim Ağabey Ödemişli Bedia
Akartürk’ün söylediği türküleri istedi Mütehhar’dan. Birlikte birkaç türkü
söyledikten sonra da gitti. Biz de devrimci marşlara ve ağıtlara başladık.
Mütehhar hem çalıyor hem söylüyor, Hasan ile ben de eşlik ediyorduk. Hem içiyor,
hem söylüyorduk,coşmuştuk. “Nurhak Sana Güneş Doğmaz, Uçan kuşlar Yuva Kurmaz”a
başlar başlamaz Hasan Üresin birdenbire hüngür hüngür ağlamaya başladı.
Mütehhar ağabeyle şaşırıp kaldık. Keskin görünüşlü,
sert imajlı Hasan
gözlerinden yaşlar fışkırarak çocuk gibi ağlıyordu. Onu teskin ettik. Biz de
etkilendik ve ağlamaklı olduk tabii. Uykumuz geldi, Mütehhar ağabey evine gitti,
Hasan Üresin ile otel odasında kaldık. Sabah kalktım, restorana indim.. İbrahim
Ağabey kahvaltıya başlamıştı. Daha masaya oturur oturmaz gülümseyerek “ bir
araya geldiniz gene, akşam ne yaptınız bakalım ”dedi. Ben de “vallahi bir şey
yapmadık Ağabey, senden sonra da türkü, şarkı, marş söyledik. Ama tam Nurhak’ı
söylerken, senin Genel Müdür acayip bir şekilde ağlamaya başladı, keyfimiz
kaçtı, zaten geç olmuştu vurduk kafayı yattık ”dedim. İşletmenin muhasebesine
bakan Mütehhar ağabey ortada yoktu, galiba çarşıya inmişti. Biraz sonra Hasan
geldi, daha günaydınlaşmadan İbrahim Ağabey Hasan’a “ne o len akşam Nurhak ‘ı
duyunca karı gibi zırıl zırıl ağlamışsın bu ne duygusallık, devrimci adam ağlar
mı len” deyince, Hasan “yok İbrahim Ağabey, ne ağlaması,vallahi yalan,
abartılmış” dedi. Kahvaltıdan sonra yalnız kalınca Hasan bana kızdı “ağzınızda
bakla ıslanmıyor, ne anlatıyorsun, yandım şimdi, bütün herkese karı gibi ağladı
deyip duracak, tam keyif yapacağı konuyu vermişsin” diye beni kınadı.
İbrahim Çiftçi’nin
gönderdiği sıcak battaniyelere sarılan gençler, aydınlar, köşe yazarları
arasında bu temelde cezaevlerinde dostluk köprüleri kuruldu. Cezaevi dışında da
aralıklı olarak dostluklar yıllarca sürdü. 5 Ekim 2006 günü İzmir ili Ödemiş
İlçesi Birgi beldesindeki mezara konuluşu yurdun dört bir yanından gelen
insanların katıldığı görkemli bir yeniden buluşma idi…Ödemiş Birgi arası yol
boyu araç konvoyu, yollara çıkan Ödemiş köylülerinin acılı el
sallayışları,binlerce insanın katılımı…
Bozdağ Kayak Merkezi’nde 2000 yılında “bütün Türkiye de çalıştım, para kazandım,
döndüm dolaştım işte bu dağa gömdüm kazandıklarımı, ben kumardan başka bir
şeyden anlamam, aklına gelen bir iş takıp duruyor” diye dağdan Ödemiş Ovasına
bakarak yakınıyordu. Dağda tek başıma dolaştığımı duymuş “ buralar tekin
değildir, kurda kuşa yem olursun bu dağlarda, karına hesap veremem” uyarısına
“ağabey sen bilmiyorsun ama ben bu dağın öte tarafındanım, dedem rahmetli bu
dağlarda Demirci ile, dokuz onların Hasan Hüseyin, Sökeli Ali Efe, Gökçen Efe
ile at uşaklığı, kızan, efe olarak çok dolaşmış, bana yabancı değil buralar”
dediğimde şaşırmıştı. Tanıdığı “talebeler”in nereli olduğunu
bilmezdi,”nerelisin” mevzusunu, bizler gibi,o da pek sevmezdi. Ama hepimizin
siyasi eğilimini, hangi fraksiyondan olduğunu bilirdi. “aynı yolda yürüyorsunuz
birbirinizi çelmeliyorsunuz” diye bizim siyasal ayrılıklarımızla “kafa bulur”du…
İbrahim Çiftçi
siyasal görüşleri değil, dostluğu, arkadaşlığı öne çıkaran, inançları olan,
yeraltının gerçek “baba” larındandı. “Beylik dağıtmakla, yiğitlik dövüşmekle”
olur diyen, nesli tükenmiş yeraltı babalarından. 2006 yılı yazında her
geldiğinde ancak yarım saat kalabildiği Birgi’ deki ilk eşi adına restorasyonunu
yaptırdığı külliye ve yeni aile mezarlığında, saatlerce kalmış. Ustası korumak
için mezarın çevresini ferforje ile demir dolanacağını söyleyince “ sakın ha,
istemem, bütün ömrüm o demirlerin arasında geçti, tek bir demir çubuk bile
kullanma” diye büyük tepki göstermiş. Egemen güçler sürekliliklerini geniş bir
güvenlik ağı ve cezalandırma sistemi ile sağlarlar. “Hakim sınıfların yazılı
iradesinin ifadesi” yasalar ve yasa koyucuları ile yasa uygulayıcıları bir
taraf, karşı çıkanlar, yeni bir sistemin yanlıları ve tutunamıyanlar diğer
tarafta olurlar. Yeraltı dünyasının labirentlerine itilenlerle, egemenlere karşı
siyasal çıkış yapanların buluştuğu ortak kaderdir cezaevlerinin içindeki
böylesi buluşmalar.Büyük Türk Devrimi’nin kuramcılarından Doktor’un “yer altı
dünyadan başka bir yıldız değildir” özdeyişi bunun açıklamasıdır. Korunmayı ve
korumalar gezdirmeyi kendilerine hak gören ve cezalandırma sisteminin
“cezalandıran” yanında olmayı erdem sayanların, “korunmayan,koruma ordusu
taşımayan”, “suçlanan ve cezalandırılanların” dostluk ve dayanışmadan neyi
anladığını anlamaları olası değildir.
4
Ekim 2007 de 1.Ölüm Yılı için Birgi de mezarı başında toplanacak ya da o gün
adından dostlukla söz edecek olanlar, zengin ve varlıklı bir aileden gelen,
Çiftçi Şirketler Grubu Başkanı, İşadamı
İbrahim Çiftçi’yi,
oğulları, kızları, torunları, yeğenleri, eşi, dostu , sorgulayıcısı, izleyicisi,
dostu, düşmanı ile birlikte yeniden bu gerçeklerle birlikte anımsamalıdırlar.
Atila Sarp