FAZIL AHMET BOYACI
Necla Ülkü, Nisan 2011
Fakülte yılları
1968-69 ders yılında Dil ve Tarih, Coğrafya Fakültesi’ne girdim ve Sosyalist Fikir Kulübü’ne katıldım. Biz kendimize “68’li”, ya da “FKF’li” demezdik, kendimizi “devrimci” ya da “sosyalist” olarak tanıtırdık. Dil-Tarih’in yıllarında devrimciler küçücük bir azınlıktı ve tek etkinlikleri yeni binanın (yani benim de öğrencisi olduğum Batı Dilleri Filolojileri ile Tiyatro Bölümü’nün bulunduğu binanın) kantininde buluşmak ve var olduğunu göstermekti. Ya günün olaylarını tartışır, ya dağıtılacak bildiriler, basılacak afişler ve yapılacak diğer işler için yeni planlar yapar, ya da türkü söylerdik. İşte bu türkülerde tanıdım Fazıl’ı...
Ben ona hep “Fazıl” dedim. Çünkü çift isimli bir çok Ahmet vardı ve hepsi de birbirine karışıyordu. Günün birinde, vakıf çalışmalarından birine giderken, lise hayatında kendisine “Ahmet Fazıl” diyerek tarihteki paşayla ilişki kurmak isteyen bir hocasına ne kadar kızdığını anlatırken, “Ya, ben de yıllardır sana Fazıl diyorum, kızıyorsan söyle!” dediğimde; cevabı şu olmuştu: “Sen ne dersen de başkanım, kötü niyetle söylemezsin ki...”
Fakültedeki ilk büyük deneyimimiz işgaldi. Hepimiz için heyecan verici bir direnişti, kendimizi ve birbirimizi tanıma süreciydi, olabildiğince de disiplinli davrandığımız bir haftaydı. Kontrolü ele geçirmekle güç sarhoşu olup tüm fakültede olmadık yerleri karıştıran da oldu, bulduğu bisikletle fakülte içinde tur atan da, santrali yönetmeye oturup gelen telefonlara olmadık cevaplar veren de.. Ben sadece gündüzleri ordaydım, sık sık dışarı çıkıp bahçede oturan öğrencilerin arasına karışır, işgalin haklılığını anlatırdım. Zaten eylemimiz genelde destekleniyor, bir çok arkadaş yardıma koşmak istiyordu. Fazıl, dışardan dönüşlerimde tarafsız öğrenci kitlesinden gelen tepkileri öğrenmek için sabırsızlanır, peş peşe sorular sorardı. Kendisi genelde pür dikkat nöbetteydi. Aralarda da futbolda...
Ertesi yıl Sosyalist Grup olarak Talebe Cemiyeti (Öğrenci Derneği) seçimine katıldık ve kazandık. Fakültemizin tarihinde bir ilkti bu, inanılmazı başarmış; iktidardaki AP’nin gençlik kolları paralelindeki sağcıları, Ülkü Ocaklarını ve Sosyal Demokratları yenerek cemiyeti kazanmıştık. Dekanlık bize önce fakültenin girişinde, sonra de yeni binada büyük bir oda verdi ve artık SFK olarak da orda barınmaya başladık. Fazıl her zamanki gibi işin mutfağında vardı, mekanizmasında vazgeçilmez bir çarktı ve öne çıkan bir görev almadı. Okula sık sık yapılan, bizi yıldırmaya ve dağıtmaya çalışan, çoğu silahlı faşist-sağcı baskın ve saldırında o hep kaya gibiydi. Kendini tehlikede hissettiğinde sığınacak sağlam bir omuzdu o, insanı hiç yanıltmayan ve hayal kırıklığına uğratmayan bir sığınaktı.
Bu baskınlardan birinde, faşistler gece baskın yaparak okulu ele geçirmişler ve sabah erken gelen öğrencilere belli isimlerin nerede olabileceklerini sormaya başlamışlar. Genelde önde gelen militanları “esir almaya” ve ciddi işkenceler için kendi kontrollerindeki yurtlara kaçırmaya çalışırlardı, ama bu kez ismimi vererek beni aradıklarını, niyetlerinin bana “kadın” olarak da belli işkenceler hazırladıklarını duymuş. O yıl fakültedeki 3. yılımdı ve sınav da yoktu, ben de bir sendikada sekreter olarak çalışmaya başlamıştım, derslere de pek devam etmiyordum. Fazıl bunu unutmuş olacak ki, telaşla bana haber vermenin, beni uyarmanın yolunu aramış. Benim evden - sık sık gittiğim Hacettepe’den ya da Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden gelebileceğimi hesaplayarak tüm yollara beni tanıyan birilerini yerleştirmiş. Bunu yıllar sonra sonra, vakıf yıllarında anlattığında çok kötü olmuştum. Biz, birbirimizi böyle kolladık işte!
O yıl devrimcilerin bölünme yılıydı, bir yıl önceki Kırmızı-Beyaz Aydınlık bölünmesinde ayrı gruplara bölünmüş, ama yine de birlikte çalışabilmiştik. Oysa 1970-71 kışındaki bölünme hepimizi bir yana savurdu. Ben Fazıl’ın da THKP-C yanlısı olduğu sanıyordum, çünkü ağırlık o yöndeydi. Fazıl genelde Ziraat Fakültesi’nde olduğu, bizim toplu gittiğimiz filmlere, oyunlara da pek katılmadığı için konuşma fırsatı olmamıştı. Zaten 12 Mart muhtırasından hemen sonra ben önce sekreterlik yaparak, sonra da İstanbul’a giderek fakültedeki eylemlerden epeyce kopmuştum. Görüşemedik, haberleşmek mümkün değildi, herkes bir yana savruldu.
1972-75 arası hemen herkes ya kaçak, ya da tutukluydu. Birbirimizin haberini alıyorduk, o kadar... Fazıl THKO davasından yargılandı, ben 3.THKO diye başlayıp sonra kadük kalan bir davadan.. Mahkemelerde hiç karşılaşmadık. Çıktıktan sonra da... Ben zaten yurtdışına gittim, geri geldim, yeniden gittim...
Vakıf yılları
Vakıfta geçen yıllar, Fazıl’la dostluğumuza bambaşka boyutlar kattı. 1993 yılı sonbaharında 68’liler Birliği Vakfı Ankara Şubesi açılış toplantısında karşılaştık. Aslında ben yurtdışından gelip gittikçe böyle bir vakıf için yapılan ön çalışmalara katılmıştım, ancak ulaşıp da konuşabildiklerim arasında Fazıl yoktu. Tebessüm, Atilla, Meral ve Ömer onun da Ankara’da yapılan kuruluş toplantılarına geldiğini söylemişlerdi, ama ben gelememiştim.
Sakarya caddesindeki SSK İşhanı’nda bir 68 Restoran açılmıştı, açanlar bizim arkadaşlardı ve şubenin açılışı da orada yapıldı. Ben Fazıl’a “Vaaay, şükür kavuşturana!” diye sarılınca çok mutlu oldu. “Yani beni hemen hatırladın mı? Değişmemiş miyim?” dedi. “Eh, hepimiz biraz yaşlandık ya, olur o kadar, değişmemişsin.” dedim. Eşi Rahime hareketten aşina olduğum, kendisi kadar sade, tutarlı, sağlam ve tatlı bir arkadaştı. Evlendiklerini bile uzaktan duymuştum, mutlu ve huzurlu bir beraberlikleri olduğuna çok sevindim. Çünkü başta ben olmak üzere, bir çok arkadaşımız evliliklerde başarısız olduk. İki çocukları olduğunu, Fazıl’ın Ankara Büyükşehir Belediyesi’nde, Rahime’nin de Fen Lisesi’nde çalıştığını o gün öğrendim. Ortak arkadaşları andık, kimini hemen arayıp vakfa çağırdık.
Hemen ardından (Aralık 1993) İstanbul’da Olağanüstü Genel kurul yapıldı. Ben yönetime girdim, Fazıl da...Ondan sonraki üç-buçuk yılda hemen hemen içtiğimiz su ayrı gitmedi. Birlikte defalarca İzmir’e, Mersin’e, İstanbul’a gittik. Her yerde yanımda oldu, yardımcım oldu, yoldaşım, dert ortağım, ağbim, hatta babam oldu. Polisler vakfa baskına geldiğinde, tehditler aldığımızda, kendi arkadaşlarım tarafından inanılamayacak kadar çirkin suçlama ve saldırılara hedef olduğumda, hatta özel hayatımda; örneğin kızım göz altına alındığında, ikinci eşimden de ayrıldığımda, hastalıklarımda Fazıl hep yanımdaydı. Dert dinler, sakinleştirir, yol gösterir, arkamdan konuşanlara karşı savunur, cepheden gelen saldırılarda tam vücut siper olurdu.
Ama Ankara Belediyesi el değiştirip de o refüj sulama, sokak süpürme, deprem ilkyardımı, mezar kazıcılığı, asfalt dökme gibi işlerde adım adım yıpratılırken ben ona yardımcı olamadım. Belki yapabildiğim tek şey, çok sevdiğim oğluna biraz İngilizce ders vermek; ama o arada da babasının hikayelerini komikleştirerek oğluna anlatmaktı. Kızardı bana, “Yine oğlana neler anlatmışsın!” diye.. “Eee, sen anlatmazsan ben anlatırım” diye gülerdim. Anekdotlar da az komik değildi hani... Fakültedeyken tatlı krizine yakalanıp kendine baklava ısmarlatmak için Sakarya caddesinin önünde birilerini beklemesi.. (Bir kaç kere de ben yakalanmış ve bir porsiyon yerine bir kilo yemesini dehşetle seyretmiştim!) Ziraat Fakültesi’nde yine açlık bastırmak için tavuk-keçi kaçırmaları... Bana yaptığı şakalar...Hele bir tanesi! Hala içim sızlıyor: Burnumun hemen yanında doğuştan olan bir et beni vardı.. Yıllar geçtikçe büyümeye ve beni rahatsız etmeye başladı; ben de tanıdığım en güvenilir doktora : Mehmet Altınok’a gidip gösterdim. Tabii Fazıl da yanımda... Mehmet önce tereddüt etti, sonra razı oldu ve beni alıp biyopsiye yolladı. Fazıl hemen: “Sonuçları ben alıp sana iletirim” dediğinde hiç şaşırmadım, gerçekten nasılsa hemen her gün uğruyordu Mehmet’e.. Birkaç gün sonra elinde bir zarfla geldi, ben açıp okurken başıma dikildi.. Mehmet’ten de yazılış biçimini öğrenmiş, ciddi bir tıbbi dille örnekte CA olduğu, ancak hastaya belli edilmemesi gerektiği yazılı.. Ayağa fırlayıp zarfı eline tutuşturdum, “Ne kötüsün Fazıl ya! Ya inansam ne olacaktı?” diye gülmeye başladım. “Nerden anladın?” dedi. “Yahu bu yazı Türkiye’de senden başkasında var mı? Tanımaz mıyım yazını? Bu kadar emek verdin işletmek için, bari başka birine yazdırsaydın!” Hastalığının son aşamalarında bu olayı hatırladı ve “Gördün mü? Dönüp dolaşıp bana geldi CA işte!” dedi.
O bitmek bilmeyen şakalaşmalarımız... Bana her yurtdışına gidişimde acı birşeyler ve kafasına uygun şapka ısmarlardı. İkisini de bulamadım. Acılar hep ona göre az acı, şapkalar da küçük olurdu. Tek bir kere, İstanbul’da Orhan Ağın ve kızımla birlikte yemek yerken acıya doydu. Çünkü baktık ki, “Yav daha acı biber yok mu?” diye yan masalara da sarkıyor, hepimiz kalkıp tüm masalardaki acı biberleri getirdik, biz güldükçe o hiç aldırmadan hepsini doldurdu çorbasına ve gözlerinden yaşlar akarak yerken de “Oooh, nihayet istediğim gibi oldu. Çoktandır bu kadar yakışıklı acı yememiştim!” dedi.
Bizim evi, kendi evi bilirdi. Kimbilir kaç kere, on kadar arkadaş bizim evde buluşup yedik, içtik, sabahlara kadar türkü söyledik. Bu toplantıların arası biraz uzasa, herkes bir şekilde şikayete başlardı: “Ne zaman türkü gecesi yapacaksın? Çoktandır bir araya gelmedik” diye.. Ben de her vesileyle, tatlı-acı her olayda bir toplantı düzenlerdim. Türkü gecelerimizin solistleri öncelikle Fazıl, Vahit, Atila ve Tebessüm’dü, bizlerse korist... Ayrıldığım eşimle de içki ve dert arkadaşıydı. Onu vakfa getirip üye yaparak boşanmamızı tam on yıl geciktirdi. On yıl sonra boşandığımızda da bana “Demek ki gerçekten engel olunamıyormuş, geciktirdiğim için pişmanım, ama bu sayede iyi bir dost kazandım!” derdi. Asfalt dökümünde çalıştıkları bir gece üçte telefon edip “Enişte, uyanıksanız geliyorum” diye arkadaşlarıyla gelişini, Jörg’ün onlara soğuk gazozdan rakıya kadar ne bulduysa ikram ettiğimi, benim de kalkıp yiyecek hazırladığımı sık sık anlatırdı.
Vakıf onun için son günlerine kadar devam etti, ben çeşitli nedenlerle uzaklaştım. 1998’de yaptığımız Samsun-Ankara yürüyüşü; onun “Bayrak taşınır mı? Niye Samsun’dan yürünüyor?” gibi abuk-sabuk saldırılara ve peşinden gelen kavga ve nihayet kopuşmalara karşı dimdik, elinde bayrakla kilometrelerce yürüyüşü hala gözümün önünde.. Sonra kısa bir dönem Sol Güç Birliği için mücadele ettik, nafile... Solda birlik zamanı hala gelmemiş demek ki... Ama biz genelde hemen her adımda, birbirimizle hiç konuşmadan aynı tavrı koyduk, aynı yerde buluştuk. Ayrı düşündüğümüzde saatlerce konuştuk, hiç kırılmadan, gocunmadan...
Ve hastalığı... Son derece disiplinli bir şekilde bizi hastalığından haberdar etmesi.. Ben aynı aylarda ikinci kez zatürre geçirince, nerdeyse kendi hastalığından çok üzülmesi... Her adımda umudumuzu yenilemesi.. Artık umut bitmeye başladığında, Rahime’ye “Bunaldım, beni Necla’ya götür!” demesi.. Gece kaç olursa olsun, gelip kendini bir koltuğa bırakıp anıları tazelemesi, günün olaylarını tartışması...
Fazıl yiğitti, akıllıydı, cesurdu, sevecendi, şakacıydı.. Öğünmeyi sevmez, ön planda olmak, adını herkese duyurmak istemezdi. Kimseyi unutmazdı, olayları, tarihleri, bağlantıları, iyiliği ve kötülüğü-hiç bir şeyi unutmazdı...Ama bağışlayıcıydı. Dost kıymeti bilir, dostluğu asla hafife almazdı. Onunla böyle derin bir dostluğu paylaştığım için gurur duyuyorum. Ne mutlu bize ki, onu tanıdık ve onunla zenginleştik... Ardında bıraktığı boşluk ne kadar büyük olursa olsun, kimsenin elimizden alamayacağı anılarımız var!