BİR YANIM ARTIK ALMANYA'DA

Atila Sarp

5 Kasım-9 Aralık günlerini Almanya'da geçirdim.

İlk kez Almanya'ya 1991 yılında yakınlarımı görmek için gitmiştim. 1992'de bir kez daha kısa bir gidiş geliş yaşadım. Her iki gezimde de anımsamak istemediğim denli üzülmüştüm, çeşitli nedenlerle Türkiye'den uzak bir yaşantıya giren dostlarıma ve yakınlarıma. Alman yönetim erkleri ve almanların günlük yaşamda bakınca anlaşılan "Türk" kimliğine yaklaşımlarına öfkeliydim. Bir sarışın PTT memuru Alman bayan soruma yere tükürerek yanıt vermişti. Almanca dışında bir dille sorulan sorulara hemen hemen bütün almanlar yanıt vermiyordu. Bavyera'da avcılar birahanesinde büyük bir masanın köşesine oturmamla ters köşedeki avcı Almanın tahterevallinin bir köşesine bastırınca öbür köşesinin yukarı kalkması gibi yerinden kalkıp gitmesine kızmıştım. Faşing eğlencesinde Münih sokaklarında alman dazlaklarının ölümcül bakışlarından adeta kaçmıştım. Bunlar sadece aklımda kalan birkaçı. Emperyalizme uşaklık yapanların yönetimlerinin yurt dışına çıkmak zorunda bıraktığı dostlarım ve yakınlarımın bu aşağılatıcı Alman bakışına ne denli alıştıkları değildi beni öfkeli kılan ve üzüntülü kılan. Karşılaşır karşılaşmaz ve ayrılırken yüreğinizi dağlayan yurtlarından uzak kalmanın buruk acısıydı. Buna eklenen Alman kapitalizminin baskısı altında çifte kavrulmuş yaşantılardı beni derin bir üzüntüye boğan. Unutmadığım ağlayışlarımdan birisinden akan göz yaşlarıyla dünya güzeli hosteslerinden şaşkın bakışları altında Düseldorf'dan İstanbul'a dönmüştüm.  

2008 yılı, demek ki aradan 17 koca yıl geçmiş. Türkiye'de ve  Almanya'da günlük yaşamlar içinde bu yıllar yoğrulmuş.

Almanların bize bakışından hiç rahatsız olmadım bu kez. "Türk İnsanını" kabul vardı Almanlarda. Bu kabul üzerine birçok şeyler söylenebilir. Ancak kabulün esas maddesi onların günlük yaşantısında yakından tanıdığı "Modern Türk İnsanı" olduğunu söylemek gerekir. Teknolojiyi kullanma, yeni ve ileri teknolojinin enstrümanlarını günlük yaşamda uygulama, meta alışverişinin hemen her alanında başarı, kültür, sanat ve estetik de varlık gösterme. Bütün bunlara ek olarak karşılarında kendileri ile eşit koşullarda olduklarını uzun ve sabırlı bir uğraş ile kanıtlama. Buna bir de tarihten gelen dostluk ve dayanışmayı, Türk Mali Sermayesi ile Alman Mali Sermayesi arasındaki koparılamaz iç içeliği yani iktisadi temelde ayrılmazlığı eklerseniz, Almanların "Türk İnsanı"na yaklaşımındaki dinamikleri görürsünüz.

Kardeşim Sabiha Erbaş ve Eniştem Fehmi Erbaş 1980 yılında Türk yurttaşlığından çıkarıldılar. Şimdi her ikisi de Alman yurttaşı. Çocukları Alman ve torunları da. Onların konuğu oldum. Siyasal görüşlerine katılmadığım, üstelik de temelden kimi görüşlerine karşı olduğum bu yakınlarımla birlikte dolu dolu Almanya Alman İnsanı'nı yaşadım. Eniştemin ardı ardına yitirdiği kardeşlerini hastanede ve toprağa verilirken görememenin acısını gidermesi için benim kendisi adına bu görevleri yerine getirdiğimi anlaması için bolca zamanım oldu. Ağır bir süreç geçiren birkaçı birden üst üste gelen hastalıklarını yenme iradesine katkıda bulunmaya çalıştım.

Birlikte eski dostlarla buluştuk. Hakkı ve Sinan diğer arkadaşlarıyla birlikte Dostmund'da Akdeniz Restoran'da bizleri ağırladı. Adeta Ankara ya da İstanbul'da gibiydik. On yedi yıl önceki duygularımı yineletecek hiç bir olguyla karşılaşmadığım ve özellikle 68 kuşağı'nın insanlarının Alman'lara "Türk İnsanı" konusunda doğruları ilettiğine ilişkin görüşlerimi söyledim.

Benim için sarsıcı karşılaşma Yusuf Cacım ile buluşmamız oldu. 37 Yıl önce Mamak Cezaevinde birlikteydik. Bir daha görüşmemiştik. Oğlu Deniz'i görünce sarsıldım, her şeyiyle sanki karşımda Deniz vardı. Coşkulu aydın bir insandı eşi. Bizleri hafta sonu yemeğe çağırdılar. Yusuf'un eşi bir bey kızı, yazıyor, şiirleri var. "Girar-Diyarbakır Çorbası" ile başlayan masadaki sohbetimiz damarlarımızdan akan kan gibiydi, sıcacıktı, kırmızıydı, kimi zaman atar damardaki akış, kimi zaman kılcal damarlardaki görünmezlik gibi geldi geçti.

Yusuf ile Mustafa bomba atarken ellerinde patlayan, bizden çok daha genç iki militandı 68'lerde. Mustafa 1980 öncesi Eskişehir'de vurularak öldürülmüştü. Yusuf Cacım ile 37 yıl sonra karşılaştık. Olayı ayrıntılarıyla o gün yaşıyor gibi yeniden anlattı. Kolay değildi 1970'de daha 17 yaşında iken bir elinin kopup gitmesi. Ona ve Mustafa'ya bombayı verenler "bir iki üç dört beş de ve fırlat" demişler, daha "üç" demeden bomba patlamıştı, nedeni içindeki barutun dökülmesiydi. Ben de ona ayrıntı verdim "bizim dönemde fitiller en az 50 cm olurdu, on beşe kadar saysan ancak patlardı, bomba attıktan en az onbeş yirmi saniye sonra patlama olurdu, Dev-Genç, THKP-C Gençlik kolu olunca DTCF sorumlusu bir tokatta silahı kimden aldığını okuduğu için teşkilattan uzaklaştırılan Raşit Yüksel Serdengeçti oldu, fitiller de tasarruf olsun diye kısaltıldı" dedim. Yusuf Cacım Türkiye'nin geleceğine ilişkin umut doluydu. Yusuf, ben, yakınlarım,eşi birden 68'lilerde sonradan oluşan kısır tartışma kültürünün içine düşüvermiştik. Oğlu Deniz'i oturum başkanı yaparak tartışmaları düzenli hale getirerek sürdürdük. Bir ara Yusuf Cacım ayağa kalkarak görüşlerini tam bir  forum havası içinde söylemeye başladı. Sıra bana gelince ben de yakınlarımın hiç katılmadığı Büyük Türk Devrimi'ne ilişkin özgün söyledim. Yusuf'un eşi son derece dikkatli sözcükler kullanarak bana güzelce giydirdi. Eniştem burnuna takılı oksijen cihazının engellemelerine aldırmadan o da bana eleştirilerde bulundu. Ortalığı Deniz düzeltti, sakinleştirdi.

37 yıl sonra gördüğüm Yusuf Cacım'ın "çocuk yaşta girdiğim mücadelede bir elimi yitirdim,  ama kocaman bir dünyayı da kazandım" sözleri ve "Türkiye'nin bütün dinamiklerinin birleşmesi için herkes çaba göstermeli" isteği dönüşüm boyunca kafamda yankılandı. Paylaştığım acıların azalması, paylaştığım sevinçlerin çoğalması umuduyla yurda döndüm.

Atila Sarp