"BABAM VE OĞLUM, BU KEZ KAZANACAĞIZ!" yazısı Sarp KURAY'ın kaleminden çıkıp Yeniyol’da ve 68 Liler Dayanışma Sitesi'nde yayına konulmuş. Çağan Irmak'ın 12 Eylül sürecini ele alan filmi üzerine yazılmış yazıyı okurlarımıza sunuyoruz. 68 Kuşağı olarak adlandırılan bizler babalarımız ve analarımızla babalarımızla birlikte yaşadık sancılı günleri. Bizler hep analarımıza ve babalarımıza karşı içinde yaşadığımız süreci, "iktidar kavgası"nın acımasız yüzünü değil sıradan yanlarını gösterdik. "Devrimci" harekete boylu boyunca genç yaşta girerken analarımızın babalarımızın bizden beklentilerini düşünmedik. Ve onlar da bizim "saf" mücadelemize olan saygı ile bu noktada eleştiri getirmedi. Onlar içlerinde evlatlarını acılar ve sıkıntılar içinde görmenin burukluğunu yaşarken bizlerde jeton çoluk çocuğa karışınca düştü. Heyhat artık ana babalarımız artık yoktu, onların sıcak ellerinin bıraktığı anılar, serdikleri yatak yorgan ve her zaman tertemiz başucumuza bıraktıkları iç çamaşırlarının, içinde boğuştuğumuz hayhuyların hırçınlığı içindeki tek serinletici kokuları burnumuza takılıp kaldı. Yalnız bir seyirci olarak, sosyal ve siyasal yazı ve mücadele adamı olarak değil aynı zamanda aile yaşantısında Tiyatro ve Sinema ile iç içe olan Sayın Sarp Kuray'ın BABAM VE OĞLUM üzerine siyasal içerikli eleştirel yazısını sunuyoruz-ulusalodak Mayıs 2007

"BABAM VE OĞLUM", BU KEZ KAZANACAĞIZ!

Sarp KURAY

Ülkemizin gün be gün ağırlaşan ve derinleşen gündemindeki; inen kalkan CIA işkence uçakları, alt-üst kimlik tartışmaları, Hasan Cemal vakası, Şişli Adliyesindeki olaylar, ziyarete gelen CIA Başkanı vb.. gibi tartışmalar ortasında Pazar günü Çağan Irmak'ın senaryosunu yazdığı ve yönettiği "Babam ve Oğlum" adlı filme gittim.

Yaşantım boyunca sinema salonlarında bir filmi ikinci kez izlemeye gidiyordum. Bir hafta önce, arkadaşlarımla birlikte gittiğimiz filmin sonunda sinema salonunu terk ederken "Çağan Irmak'a bir teşekkür yazısı yazmak istiyorum, ne dersiniz?" diye sordum. Filmden hepimiz çok etkilenmiştik. Bende inanılmaz bir sarsıntı ve sevinç yaratmıştı. Gözyaşlarımızı tutamamıştık. Bizden sonraki seansa girmek üzere kapıda biriken insanlar, çıkışımızda hayretle yüzlerimizi inceliyorlardı. Çünkü herkesin yüzü param parça ve gözleri yaş doluydu. İşte "Babam ve Oğlum" a ikinci kez gitmeye karar verişim; bu yazıyı yazabilmek için daha dingin bir ruh haliyle filmi izleyebilmekti. Ne gezer: yine aynı sarsıntılar içinde sinema salonundan ayrıldım; çıkış kapısında yine aynı manzara beni bekliyordu.

Ben sinema veya tiyatro eleştirmeni değilim. Bu konuda da bugüne kadar hiçbir isteğim ve çabam olmadı. Ülkemizde bu hizmeti başarıyla yapan ustalar da var. Kırküç yıldır, doğrusu ve eğrisiyle devrimci mücadelenin içinde yer almış bir insanım.

12 Mart ve 12 Eylül gibi iki yenilgi okulunun içinden geçtim. Coşkunun en yüksek olduğu 1960'lı yıllarda, devrimci gençlik olarak ülkemizdeki egemen güçlere baş kaldırdığımız süreçte, düzen ve düzenin kurumları ile başlayan kopuşmanın her boyutuyla içinde yerimi aldım. Bu kopuşma sürecinin en acımasız, en ağır bedelli yanının ailelerimizle ve özellikle de babalarımızla yaşandığını biliyorum. Yine yaşayarak bir noktayı çok iyi biliyorum ki; bu acımasız kopuşmayı yaşayan bizler ağır badirelerden çıktıktan sonra "evlerimize", yani "baba ocaklarımıza" geri dönmüşüzdür. Daha doğrusu sığınmışızdır. Ve sevgili annelerimiz, bu kavganın ortasında yürekçe bizden hiç kopmadan uzlaştırıcı bir tavırla acının büyüğünü yaşamışlardır. Bizler, babalarımızla ve annelerimizle gönül dolusu bir hesaplaşmanın içine girememiş, kırılan yürekleri tamir edememişizdir. Kavgada hayatını yitiren arkadaşlarımızı düşünün. Belki de çoğu aileleri ile küs gitmişlerdir. 1960'lardan buyana devrimci kuşakların hikâyesinin orta yerinde bu acı hep üstü örtülü bir şekilde sessizce durur. İki yıl önce sevgili babamı kaybettiğimiz günleri anımsıyorum. Onun ölüm ilanının altında benim de özür cümlelerim yer alıyordu. Ne yazık ki yaşarken yapamadığımı, gazete ilanı ile kapatmaya çabalıyordum. Nafile, bu eksiklik yaşadığım sürece benimle hep sürüklenip gidecektir.

İşte Çağan Irmak isimli genç bir insan bize dair bu gerçekliği duru, sade ve çok güzel bir anlatımla halkın önüne çıkarıverdi. Devrimci mücadelenin sert ve acımasızlığı içinde gerilere itilmiş insan yanımızdan bir kesiti politik örgüsü ile birlikte ortaya koyuverdi. Benim teşekkürüm bu noktadadır. "Çemberimde Gül Oya" ile başlattığı bu çığır, "Babam ve Oğlum" ile daha güçlü ve insani bir boyuta sıçramıştır. Yoksa benim açımdan Avrupa'da onüç yıl süren ve hayatımdaki kayıp yıllar olarak değerlendirdiğim bir süreçte, 12 Eylül faşizminin pençesinden çekip aldığımız, her çeşit imkanı sunduğumuz tiyatrocularla yaşadığımız pratik ve sonuçta yoğun emeğe yönelik oluşturulan çirkin bezirgan tavır, dedikodular; yani "sanatçı ayıbı" beni olağanüstü tepkili ve hiç yaşanmamış bir ruh hali içersine sokmuştur. Bu çevreler konusunda umutsuzluğa yöneltmiştir. İşte bu konuda da hiç tanımadığım Çağan Irmak'a bir teşekkür borcum oluyor: benim içimde bir umudu yeniden yeşerttiği için ve bize dair hikâyelere insanca yanaşma metodunu bir sürü inkarcıya, rantçıya gösterdiği için.

"Babam ve Oğlum" daki politik çerçevenin de Çağan Irmak tarafından, ustaca ve hiçbir abartıya kaçmaksızın çok başarılı bir tarzda oluşturulduğunun altını çizmek istiyorum. Her şeyimizi elimizden alan, üzerimizden bir silindir gibi geçen vahşi 12 Eylül rejiminin çirkin yüzünü sergileyerek başlattığı hikâyesinde, topluma büyük korku salan ve insanlarda telafi edilmez yaralar açan işkenceleri de sonuçlarıyla ortaya koymaktadır. Sadık'ın oğluyla birlikte geri döndüğü kasabasında "evi", "eski arkadaşları","sevdaları" ile ilgili yaptığı değerlendirmeler, "eski yol arkadaşı"na aktardığı "arada kalmışlık" işin özüdür. Yenilgi bizden alıp götürdükleri ile bir realitedir. 12 Eylül de tarihimizin en karanlık ve en çirkin yüzüdür. Yenilgiden sıyrılmamız ve çocuklarımızın bizi anlar ve savunur duruma gelebilmeleri, geçmişin doğru değerlendirmesinden ve insan yanlarımızın, haklılıklarımızın açığa çıkarılmasından geçmektedir. Çağan Irmak'ın sinemada attığı bu güçlü adım hayatın her alanında yaygınlaştırılmalıdır.

"Babam ve Oğlum" üzerinde basında çıkan yazıları da izledim. Bir tanesi çok dikkatimi çekti ve beni heyecanlandırdı. Ali Kırca'nın, "Kürt Sorunu" ile ilişkili yaptığı "Siyaset Meydanı" nında; geri planlarını, asıl düşüncelerini örtebilmek amacıyla sempati ve demokrasi maskeleri takmış, ikna etmekten çok uzak "nöbetçi aydınların" oluşturduğu kurtlar sofrasında genç bir kadın gazeteci dikkatimi çekti. Bana bir dağ çiçeği kadar temiz geldi. Sonra Milliyet Gazetesinde Ece Temelkuran adlı bu genç gazetecinin, "Babam ve Oğlum" üzerine yazdığı "Bu Kez Biz Kazanıyoruz" adlı makalesini okudum. Bakın genç kadın neler söylüyordu:

"Bakma, hepimizin bir 12 Eylül'ü var cebinde. Yaşanan acı toprağa sindi bir kere: o topraklarda doğacak çocukların omurgasına hakkedilmek üzere. Hiç anlatmasanız bile doğarken o eski günahlarla doğuyor çocuklar, sonradan neden bu kadar mahzun olduklarını sorup öğrenmek üzere.

Bu yüzden "Babam ve Oğlum"a gidiyor o genç çocuklar, bu ülkede yaşamış iyi insanları, işkence edilmeden önce nasıl gülüyorlardı, nasıl seviyorlardı, görmek üzere.

Bu hayatta bir yanlışlık var, biliyor çocuklar. O yanlışlığın ne olduğunu anlatanı dinliyorlar. Bakma sen, işe yaramaz bir kuşak ilan edilse de gençler, iyi anlatılınca, ülkelerine ve halklarına dair o acı-tatlı hikâyeleri hiçbir şeyi dinlemedikleri kadar içten dinliyorlar.

Ve elbette Çağan Irmak. Darbenin, düşünceyi, özgürlüğü, adaleti ve eşitliği yok ederken aslında iyi insanları ve iyiliği yok ettiğini bir kez daha çok iyi anlattığı için teşekkürler. Daha anlatılacak çok hikâye var. Değil mi Çağan?

Biz, bizim kuşağımızı daha yeni anlatmaya başladık değil mi? Bizim elimizden kurtulamazlar değil mi? Komşu teyzeler, üniversite kantinlerinde çocuklar bu filmden, bu hikâyeden birbirine bahsettikçe aslında biz kazanıyoruz değil mi?

Babalarımız ve annelerimiz için. Bu ülkenin bütün iyi insanları için değil mi?"

Sarp KURAY