AYNAYA BAKABİLMEK
Fehmi Erbaş, Ocak 2011
İnanmayı bir yana bırakırsak unutulmaması gereken bir söz var hep kafamda, Cehenneme bir kere adımınızı attıysanız, ömür boyu yarasını taşımak zorunda kalırsınız.
İnsanlık dışı davranışlardan, acılardan, dayanılması güç olandan mucize eseri olarak kurtulabilmiş kurbanlardan olabilirsiniz. Buna rağmen asla kurtuldum diyemezsiniz. Belki fiziki olarak kurtulmuş sayılabilirsiniz ama zihniniz ve ruhunuz sonsuza dek bu acıların işkencesini çeker.
Bu gerçekliliği bilmenize rağmen Cehenneme girmek zorundamıydınız?..
Evet, yaşamı kökten değiştirmek diye bir sorununuz varsa.. Orada bireysel kaygılara düşmeden elinizle iteceksiniz düzenin size kan ve zulüm pahasına sunduğu olanakları...
Ve gireceksiniz ve acıya dayanacaksınız.. Yaşam bu! Her acılı yaşam mutlaka kendisine bir önderlik yaratır. Acıyı ortaya çıkaran sorunun çözülmesi için bu bir zorunluluktur. Önderlik çıkıncaya kadar bir çok kez guruplar halinde acıya karşı direnmeler baş gösterir ama başarı sağlanamaz, sağlanamadı da...
Çekilen sıkıntılar yeniyi veya kaçışı hazırlar...
Kaçış bitime götürürken, yeni varılacak yerin önünü açmaya devam ederken, bir öncekinden çıkartılan olumlu ve olumsuz düşünce ve davranışların sentezi sonunda daha sağlıklı olmanın gerekliliğiyle hareket eder. Bundan dolayıdır ki yetinmeden kazanılmışlıkların daha da ötesine gidilmelidir.
Bilindiği gibi; çalınan kapı mutlaka size açılır, arayın bulacaksınız. O halde, dar kapıdan girin çünkü yıkıma götüren kapı geniş, yolu da çok kolaydır. Bu davranış bir tercih olmasına rağmen, hedefe varmanın da zorunlu gerçekliliğidir...
Sizi bağlayan tüm iplerden kopmalısınız. Unutulmamalıdır ki her koparılmayan ip yeniyi yaratmayı değil, teslimi taşır ruhunuz da ve beyniniz de...
Görülmüş ve görmekteyiz ki yıkmak için çıktığı bileği, bireysel çıkar karşılığında, ağzından akan salyalarla öpmektedir...
Kimseyi kandıramazsınız! Kanan da kandırılan da sizsiniz...
O halde aynada kendi gözünüze bakmanın zevkini unutmayın. Çünkü kişi kendine baktığında gerçek ruhunu görür, eğer halen insani duyguları taşıyorsa!..
Ve ruhunuzu pazara çıkarmayın, zira yeterinden fazlası var ortalıkta...
Koruyunuz kendinizi ve inaçlarınızı, kendi geçmişinizde verdiğiniz mücadelelerinizin anısına....
Dünyanın sınırlarını güneş çizsin diye düştünüz yollara ama henüz ilk darbede başarabildiğiniz kadar kendi dünyanızı küçülttünüz, pazarlarda pazarlandınız...
Her mahalle pazarında bolca bulundunuz, rekabeti birbirinize karşı kullanarak Pazar Malı olmakta yarıştınız, yarışıyorsunuz...
Bu kişinin tercihi olabilir, emeğine de çektiği acılara da sahip çıkmayabilir, kızan da olmaz. Ama içinden geldiğiniz yere tu-kaka diyerek geçmişinizi ve ekmeğinizi pislettiğinizi görmüyor musunuz? Kendizi pislettiğiniz kadar çocuklarınızı ve gençliği de pisliğe çekiyorsunuz. Tıpkı bir zamanlar birlikte olduğunuz, düşünce ve davranış bütünlüğü sağladığınız yol arkadaşlarınızı bataklığa çekmeye çalıştığınız gibi.
Tarih bu kara iplikle dokunmuştur...
Ama inanan ve mücadele edenlerle kendini pazarlayanlar iyot gibi dün olduğu kadar bu günde ortaya çıkmakta ve çıkacaktır...
Canını hiç tereddüt etmeden veren veya uzuvlarından birini kaybeden veya da fiziksel acıların getirdiği hastalıklarla savaşanlar sizden daha mı akılsız?
Ama mesele akıllı olup olmamak değil. İnancın ve o inancın duruşunun ta kendisidir...
Evet pazarcıların bunu kavramaları imkansız. Onlar “akan sulardan” su testilerini doldurma sevdasındalar. Ne de olsa güneşe gidenlerin sırtından yapılan kariyerler yetiyor kendilerini satmaya...
Çok şeyi unuttunuz, bu tercih sizin, ama bilinmeli ki unutmak yaşayan bir ölümdür...
Unuttuysanız sessiz olun ve kutsallığı olan yargılara ve davranışlara el-dil uzatmayın!..
Hep tekrarlanmıştır, ağacın kurdu içindedir!
Ya ağacı sağlıklı yetiştirirsiniz ürün de sağlıklı olur, ya da ağacı çürük yetiştirirsiniz ürün de çürük olur. Çünkü ağaç ürünüyle tanınır. Bu gerçeklilikle hareket edilmelidir. Yoksa şu-bu değişti diye değişmesi, yaşamımızda imkansız olanı da kendi bireyselliğinize kurban edersiniz, ediyorsunuz da...
Sözün kısası; Bir ekinci tohum ekmeye çıktı. O ekerken tohumların kimi yolun kenarına düştü, kuşlar inip onları yedi. Bazı tohumlar ise kayalara düştü. Orada pek toprak olmadığından hemen filizlendi. Çünkü toprağın derinliği yoktu. Güneş doğunca kavruldu, kökten yoksul olduğundan kuruyup gitti. Bazıları dikenlerin arasına düştü, dikenler gelişip onları boğdu. Bazıları ise verimli toprağa düştü ve ürün getirdi. Kimi tohumlar da sizler gibi kurtlu çıktı...
O halde verimli topraklarda gelişmeye çalışanlara saygılı olun...
Yoksa; Yahudilerin katletedildiği dönemde söylendiği gibi ‘‘Sokakta kan varsa mal mülk şan-şöhret alın kendinize!’’ derim hepinize...
Biz ölüme giden yoldaşlarımızın bize eyvalah sözüne cevaben güle güle demedik! Ama karınca kararınca hep merhaba demeye hazır olduk!
Siz dün olduğu gibi bugün de tüm değerlere güle güle diyorsunuz...
Unutmayın ki mazlumlar zalimlerden hakkını alırken ruhunu pazarda satanlara da gereken cevabı verecektir!
Fehmi Erbaş f.erbas@gmx.net