SİYASETTE GÜVEN SORUNU
ulusalodak, Mart 2007
Ülkemiz siyaset arenasında her şey toz duman içinde. Siyaset oyununun senaristi, yönetmeni oyuncuları belli değil gibi görünüyor… Hergün medyanın gündemine yeni bir senaryo sürülürken, siyaset piyasasında da “yeni” denilen, siyasetin eski karakter oyuncuları dolaştırılıyor. Siyaset “sektörü”nün “yeşilçam sokağı”ndaki görünenler bunlar…
Sokağın müdavimlerine bakarsanız, her biri “merdiven altı imalathaneler” benzeri partilerle doldurulmuş durumda. Kalbur üstü sekiz-on’u hariç diğerlerinin ellerinde ne mali güç, halkın ilgi ve desteğini çekebilecek ne siyasal program ne de programın inandırıcı olarak sunumunu yapabilecek yeteneğe sahip aktörleri var… Ama vizyona gireceği söylenen filmler hakkında rivayet muhtelif…
“İnanan var mı?..” diye sormayın. İnanan oldukça az ve giderek daha da azalıyor. “O zaman niye?..” derseniz; eğilin kulağınıza söyleyelim: “Bu zamana kadar çok yiyen olmuş, belki yine yerler(miş)…” Bu bizim düşüncemiz değil. Bizim de kulağımıza böyle söylediler… Artık taktir sizin…
*
Şaka bir yana, sanıldığı gibi işin gırgıra alınacak yanı yok. Ülkemizde siyaset, her alanda olduğu gibi yaratıcı ve üretken olmaktan iyice uzaklaştırıldığı gibi, bu durum o boyuta taşındı ki, giderek rejimin toplum vicdanında meşruluğu tartışılır hale getiriliyor. İşte bu noktada işin şakaya, gırgıra alınır yanı kalmadı…
Öyleyse…
Evet durumun vehametini kabul ediyorsak eğer, genelden özele siyaseti derinliğine irdelememiz gerekiyor. Olduğunca kısa kısa…
Siyasetin bir çok tanımı yapılmıştır. Siyasetin bir “sanat” olduğundan tutun da, “hayat mühendisliği” boyutuna varan tanımlara rastlamak olası. Eğer öyleyse siyaseti, “hayatın vazgeçilmezi” olarak algılamak yanlış olmasa gerektir.
“Hayat” dediğimiz şey, dünya merkezli ve evren ölçekli bir olgu olduğuna göre, bütünden ayrı, soyut düşünülemez, düşünülmemelidir. Bu gün “küreselleşme”den söz ediliyorsa “hayatın dünya merkezli ve evren ölçekli” olmasındandır. Yaşadığımız hayat “kapitalist üretim ilişkileri içinde kendi moral değerleri ile bir bütün olarak, dünden bu güne kendini yeniden-yeniden üretmek zorunda.” Bu zorunluluktur ki, kaitalist sistem, emperyalizme evrilmiş, süreç ilerledikçe de kendi sonunu hazırlar hale gelmektedir. İnsan Hakları ve Hukukun “Yılmaz Savunucusu” (!) görüntüsünü gizleyememekte; açığa düşmenin pişkinliği ile de pervasızlaşmaktadır (Orta-Doğu pratiğinde olduğu gibi).
Bilim ve iletişim araçlarının bu denli geliştiği aşamada, elbette öncelikle bu olanaklardan emperyalistlerin yararlanmasından doğal bir şey olamaz. Hayatın her boyutunun sanallaştığı günümüzde, emperyal sömürünün gizleneceği bir örtü yaratarak ömrünü olabildiğince biraz daha uzatılabileceği saiki ile “İnsan Hakları” ve “Demokrasi”nin dünya ölçeğinde yaygınlaştırılma planının adına “Küreselleşme” diyerek, aradıklarını yarattıkları yanılgısına saplandılar. Oysa dertlerinin ne “İnsan Hakları” ne de “Demokrasi” olduğu Dünya Kamuoyu’nca erken anlaşıldı.
Burada kısaca emperyalizmin, yeni adıyla Küreselleşme’nin zorunlu sona mahkumiyetine ilişkin de birkaç söz etmek gerekiyor.
Küreselleşen bu sistemde toplumsal moral değerlerin ağırlık merkezini “kapital”, yani para oluşturuyor. Bu nedenle sistem “birey”i temel alan bir yaklaşım ve bireysel duygu ve güdüleri kaşıyarak taban bulacaktır. “İhtiyaçların sınırsız”, “kaynakların kıt olduğu” bilimsel gerçeği çerçevesinden baktığımızda, “daha fazla paraya ulaşma, daha fazla mülkiyete sahip olama” davranışlarının birey davranışlarında gözlemlenmesinden olağan bir sonuç olamaz. Bu durum, çatışma kültürünü sistem ölçeğine yayılması demektir ki, dünyada adaletsizliğin ve adaletsiz bir sistemin sürdürülebilirliğinin temeli değil midir?..
*
Şimdi asıl konumuza dönebiliriz. Yukarıda belirttiğimiz “siyaset” kavramı, tam da bu çerçeveye oturmuyor mu?.. Oturduğunu kabul ediyorsak, o zaman siyasetle ilgili kendimize şu soruyu sormak zorundayız: “Hangi tarafta ve hangi amaç için siyaset?..”
Sorunun yanıtını vermenin, sormak kadar kolay olmadığını kabul edelim. Ancak, anlaşılabilirliği kolaylaştırmak için önem ve önceliklerin belirlenmesinde yarar var.
-Düşüncede mantıksal ve felsefi tutarlılığı esas alarak akılcı ve bilimselliği elden bırakmamak kaydıyla bireysel siyasetle bir yere varılamayacağı açıktır.
-Siyaset, toplumsal yaşamı şekillendirme sanatı olduğuna göre pratiğe dönük, üretken ve yaratıcı olmak zorundadır.
-Siyasette haraket alanı, siyasi sorumluluk alanıyla sınırlıdır. Sınır ötesi reel durum içerideki hedef belirleme ve potansiyeli belirlemede önemli etkendir.
-Dayanılacak ve güvenilir haraket noktası yerel potansiyel ve dinamikler olmalıdır.
-Her alanda olduğu gibi, özgün olan dikkat ve ilgi çekicidir. Dikkat ve ilgi çekmeyen destek bulamaz. Desteksiz hiçbir şey ayakta duramaz, başarıya ulaşamaz, kalıcı olamaz…
*
Bunca sözden sonra artık ülkemiz pratiği ile bağ kurarak konumuzu toparlamakta yarar var. Yaşananlara bütüncül bakıp görebilmek için bu gerekiyor…
Türkiye Siyasetinin mevcut küresel sistemden kopuk düşünemeyeceğimize ve bu reel durum bizim potansiyelimizi ve dinamizmimizi sınırlayan özelliğe sahip olduğuna göre, Türkiye Siyasetinin senaryosunu kimler yazdı, yazıyor?..(M.Kemal ATATÜRK, siyaset adamı kimliğini taşıdığı süreyi ve süreci elbette dışında tutuyoruz)
Bu gün özgün, yerel (ulusal=milli) siyaset senarislerimiz var mıdır? Varsa kimlerdir?
Var olan siyasi aktörlerden hangisi ulusumuzun(halkımızın) sorunlarını anladığını, çözüm ürettiğini ve bu çözüm senaryosunun ithal olmadığını söylem ve eylemleri ile uyumlu sunabiliyor?.. Bunu başarabileceğine kendisi de inanarak ve arkasında kendisine de inanmış siyasal örgütlülüğü var mı?..
Yanıtınız hayırsa eğer, zaten ülkemiz siyasetinde var olan güven sorununu da biliyorsunuz demektir. Bu durumun farkında olan ne yapacağını da bilir elbette. Fazla söze ne gerek…