Görüşler  

yazı ve yorumlarınız için info@ulusalodak.net veya tumapa@mynet.com


KILIÇDAROĞLU'NA ZİYARET

Temmuz 2010

27 Mayıs Milli Devrim Derneği CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'na nezaket ziyaretinde bulundu.

Kılıçdaroğlu ile Başkan Hüseyin Avni Güler, Atila Sarp, Erdal Tüt, Mehmet Aydoğan'dan oluşan heyet üyeleri çeşitli konularda görüş alışverişinde bulundu.27 Mayıs üzerine yapılan sohbette 1961 Anayasası ağırlık konu olarak ele alındı. Menderes'lerin idamını kimsenin bugün istemediğini, bu talihsiz infazların 27 Mayıs Devrimi'nin zorunlu ortaya çıkışı ve getirdiklerini gölgelememesi gerektiği konusu üzerinde duruldu.

İsmet İnönü'nün " 27 Mayıs devrimcilerine "siz güçlü olduğu halde iktidarı seçimle sivillere bırakan bir askeri yönetim olarak tarihte mümtaz bir yer alacaksınız" sözü anımsatıldı.

Atila Sarp;  "Sayın Kılıçdaroğlu, oturmuş olduğunuz koltuğu 2.Atatürk olma amacıyla değil, O'nun devrimlerini tamamlamaya kararlı bir tutumla dolduracağınıza, "steril aydın ve arriviste politikacı" tuzaklarına düşmeden görevinizi yerinize getireceğinize inanıyor, sağlıklı ve başarılı çalışmalar diliyorum" satırlarını sunuş olarak yazdığı "Yaşadığım Ordu-Türk Ordusu Üzerine" kitabını Kılıçdaroğlu'na takdim etti.

Kılıçdaroğlu PKK saldırıları üzerine "yaşadığımız süreç büyük bir soğukkanlılıkla olayın üzerine eğilmeyi gerektiriyor" dedi. Atila Sarp "haklısınız, eğer hatalı bir politika yürütülürse Türkiye ultra reaksiyoner bir sürece girer, bu nedenle tutumunuzu destekliyoruz" dedi.

ulusalodak özel haber


TÜRK GENEL DEVRİMİNİN TAMAMLANMASI VE CUMHURİYET REHABİLİTASYON MERKEZLERİ (Abdurrahman Dilipak'a)

Nisan 2010

Adalet terazi ile simgeleştirilir. Yeni sayısal terazi ile değil, söz konusu olan iki ayrı kefesine ağırlık konulan artık kullanımdan kalkmış olandır. Her iki yana da eşit ağırlıkta ürün koymazsanız terazide denge olmaz.

Zira (çünkü) bu terazi bu sıkleti (ağırlığı) tartmaz” sözünün gerçekleştiği günlerdeyiz.

(Din Baronu) büyük İslamcı(!) yazar ne demiş:

Daha tutuklanması için sırasını bekleyen yüzler değil, binlerce isim var. İnce ve uzun bir yoldayız. Sabır, kararlılık ve cesaret gerek. Gelinen noktaya bir gün mutlaka gelinecekti ve gelindi. Benden söylemesi. Bundan sonrası için herkesin daha dikkatli olması gerek.

Eylemi saptayan dörtgen görüntüler ardı ardına sıralanınca devinim başlar. Seyredilen aracın ileri giderken tekerlerinin geriye dönmesi ve bizim onu baktığımızda geriye dönen tekerler olarak görüp algılamamız bu nedenledir.

Bugün de Türk Genel Devrimi’nin tamamlanması noktasındaki toplumsal ortamımız bunun gibidir.

Bakmak başka, ama, görmek ve anlamak daha başkadır.

Türk Genel Devrimi’nin kazanımlarının toplumsal yaşantıdaki devinimini izlersek, gelecekte “yüzlerce ve binlerce” Türk insanının tutuklanıp, derlenip toparlanıp tutukevine atıldığını görmeyiz.

Türk Genel Devrimi’nin tamamlanması için çalışanların “zaman (an)ve mekandan (ortam) münezzeh(uzak)”yurtlarının herhangi bir köşesinin değeri aynıdır. Evrensel boyutta etkileri olan ve günümüzde çökmekte olan, geri çekilen emperyalizme son vuruşu yapacak olan devrimimizin tamamlanması için çalışmak hiçbir engel tanımayan özenli bir sürecin içindedir.

Dünyanın güneş batmaz dedikleri en gaddar imparatorluğunu Çanakkale’ye gömerek yenen ve bu imparatorluğun bağrımıza soktuğu ordularını denize dökerek başaran devrimimizin ulusal liderinin tamamlanma yönergeleri adım adım yerine getirilmektedir.

Bu yönergelere karşı çıkan ve geleceklerini emperyalizme, yabancı devletlerin yer altı örgütlenmelerine bağlayanların sağaltılacağı “cumhuriyet rehabilitasyon merkezleri” Türk genel Devrimi’nin tamamlanması ile en yoğun çalışan cumhuriyet kurumlarımızdan birisi olacaktır.

Burada yerine getirdiği işlevi ile,kılığı ile, yaşantısı ile “Mustafa’ların bilincinden, Ömer’lerin adaletinden,Ali’lerin cesaretinden” uzak “Din Baron!ları cumhuriyetimiz için yararlı olacak bir sağaltma göreceklerdir.

Atila Sarp


EMEKLİ  YURTTAŞLARIMIZIN TEMEL SORUNLARI 

29 Ocak 2010

Ülkemizde 68 milyon 704 bin 941 kişi sosyal güvenlik sistemi içinde bulunuyor. 2009 yılında 7 milyon 678 bin 314 kişi emekli yurttaşımız var. Nüfusumuzun her 10 kişiden birisi emekli. Yetişkin nüfuzumuzda ise bu oran oldukça yüksek.Hem genç toplumuz. Hem de yetişkin nüfusunda büyük bir emekli oranına sahibiz.  1.8 çalışan insanımıza 1 emekli düşüyor.AKP iktidarlarının çalışan nüfusu artırıcı politikalardan uzaklaşması felaketi artırıyor.

1984 yılında en üst düzeyden prim ödeyerek Bağ-Kur emeklisi olan bir yurttaşımızın, 2009 yılında, yani 25 yıl sonra aldığı aylık, ilk emekli olarak aldığı aylıktan sadece 150 lira fazla. 2010 yılı Gayri Safi Milli Hasıla 1 Trilyon 29 milyon lira,  genel bütçe  286.981 milyar lira olarak açıklanıyor. Bu bütçeden 44.8 milyar lira 8 milyon 484 bin emekliye ayrılmış durumda. Ortalama emekli maaşı 660 lira. En düşük emekli maaşı 2010 yılında 369 lira, en yüksek emekli maaşı 2354 lira. Rakamlar büyüyen GSMH ve Genel Bütçeye göre daha iyi bir yaşamı emekli yurttaşlarımıza sunmuyor. Açlık sınırının 812 lira, yoksulluk sınırının 2644 lira olarak açıklandığı günümüzde emekli, yurttaşlarımızın durumu tek kelime ile korkunç. AKP iktidarının yapacağı maaş zamlarını umutla bekleyen emekliler, 6 aylık iki dilime bölünen 30-100 liralık aylık zamlara öfkeli.

Düşük maaşlarla geçimini sürdüremeyen  yurttaşlar, rahat bir yaşam değil,  ikinci, hatta üçüncü işte çalışma söz konusu. İşportacılık, pazarcılık gibi ek işler yapıyorlar. Ailelerinden, yetişkin çocuklarından destek bekliyorlar. Kırsal kesimle ilişkisini kesmeyenler, kırsal alandan gelen desteklere muhtaçlar. Belediye yardımları, yaşlılık nedeniyle ücretsiz kullandıkları ulaşım ve benzeri olanaklar, daha iyi bir geçim için çare olmaktan çıkmış durumda.

Demirel ve Özal iktidarlarının istihdam amaçlı erken emeklilik uygulamaları, istihdamı artırmak bir yana, düşük gelire mahkum emeklilerin ikinci hatta üçüncü iş sahibi olmaları ile, tam tersine, işsizliği arttırmada faktör olmuş durumda. Taşeronlaştırma politikaları ile sigorta ve vergiden kaçanlar, düşük ek ücretlerle emeklileri çalıştırıyor. Bunlara ek olarak 2000 yılından önce emekli olanlarla sonra olan aynı primi ödemiş, aynı işte çalışmış olanların farklı emeklilik aylıkları alması hemen çözülmesi gereken intibak sorununu gündeme taşımış durumda.

Emeklilerin durumunu iyileştirmenin de yolu üretimi artırmaktan, gelirler arası farklılığı gidermekten, devlet bütçesindeki adaletsiz israf kalemlerinin kaldırılmasından, bütün bunlar içöin yaşayan bütün yurttaşları açlık ve yoksulluk sınırlarının üstünde bir yaşam düzeyine ulaştıracak “milli ekonomik seferberlik” uygulamasından geçiyor.  5502 sayılı yasa ile  SSK,Bağ-Kur,Emekli Sandığı’nın Sosyal Güvenlik Kurumu Olarak birleştirilmesi, kağıt üzerinde bir birleştirmenin ötesine geçmemiş durumda. SGK’nın 10 kişilik yönetim kurulunda emekliler temsil edilmiyor. İntibak Yasası’nın emekliler arasındaki farklılıkları iyileştirici, ömrünün son yıllarını çalıştığının karşılığını alarak geçireceği bir düzeye getirecek aylığı alacağı teşmilli bir biçimde ele alınması zorunlu.

GÖZLEMCİLER


TEKEL İŞÇİLERİYLE DAYANIŞMA

Tekel işçilerinin 14 Aralık 2009 günü yaptıkları direniş sürüyor. İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Balıkesir, Diyarbakır, Adıyaman, Samsun, Batman illeri başta olmak üzere Tekel'in üretim birimlerinde bütün yurtta direniş var. İşçiler yürüyüş ve çeşitli eylemlerle taleplerini dile getiriyor. Kapatılan fabrikalarına sahip çıkıyor, protesto için eylemler düzenliyor.

Genç Cumhuriyetin bin bir çaba ve seferberlikle kurduğu, emperyalistlerin elinden milli savaş sonrası son kuruşuna kadar parası ödenerek alınan TEKEL, emperyalizmin işbirlikçisi iktidarlar eliyle özelleştirilerek yabancılara satılıyor.

Özelleştirme yoluyla bize yansıyan "küreselleştirme" nin yansıması bu. "Sol" görünümlü CIA yetiştirmesi aydınların "küreselleşme" demokrasisi Tekel İşçilerine açlık, işsizlik ve yıkım olarak yansıyor. Bu nedenle medyada yer tutmuş küreselleşme yandaşlarının kalemlerinde Tekel İşçilerinin direnişi yok. Gazlanan, coplanan, Başkent Ankara'nın sokaklarında yerlerde sürüklenen, soğuk kış koşullarına aldırmadan direniş için yollara düşen, kendisini buz gibi sulara atan Tekel İşçisini bu "sol" kılıklı ajanlar kucağına oturdukları emperyalizmin ve beslendikleri AKP iktidarının desteği altındaki sefih yaşantılarıyla seyrediyorlar.

Atatürkçü Düşünce Derneği Çankaya İlçesi tarafından oluşturulan bir heyet işçileri Türk-İş Genel Merkezinde ziyaret etti. Kadın işçilerle beraber Türk-İş Merkezinden Sakarya Anıtı'na  kadar yürüyüşe katıldı.

Yeni katılımların da olacağı Tekel İşçilerinin direnişi esasında yükselen emekçi taleplerinin yeni bir göstergesi.

Burada çalışan işçilere de "Devlet" kurumu işçiliğinden "sözleşmeli" özel sektör" işçiliği yolu gösteriliyor. Tekel işçilerinin talebi bununla sınırlı ve özellikle mücadelelerinin "ekonomik" olduğunun altını çiziyorlar. Bu yolu kabulünün ücretlerinde yarı yarıya düşme ve bir süre sonra da işsiz kalma olduğunun bilincindeler. Bu ekonomik bilinç onların direnişlerinin temel gücü.

AKP yanlısı Türk-İş Başkanına güvenmeseler de onun AKP iktidarıyla görüşüp sorunlarını çözmesini beklediklerini açıkça ifade ediyorlar. Maliye Bakanlığında yapılan uzun görüşmelerin sonucu şimdilik olumsuz.

AKP iktidarı ve onun "sol" görünümlü yalakaları "milyonlarca işsizin olduğu bir ülkede asgari ücretle çalışmanın bir ayrıcalık olduğu" tezine güvenerek Tekel İşçisine karşı kamuoyu yaratma çalışması içinde.

Burada işçi hareketinin işyerlerini ve devlet kasasını-Maliye'yi "denetim"i gündeme gelmek durumunda.

Tekel İşçilerini ekonomik taleplerinin miktarı nedir? İşyerlerinin üretimi, pazarlaması nedir? Devletin yatırımları ne durumdadır? soruları artık işçilerin de gündemine girmiştir.

İşçisine para yok diye devletin,kamunun,Maliye'nin:

1-Gölbaşı Ankara yolu üzerindeki 2000 yılından bu yana yapılıp yıkılan Samanyolu villaları soytarılığına harcadığı boşa giden para ne kadardır?
2-Balgat-Emek arasındaki Metro üzerine 2005 yılında yapılan ve tamamlandıktan sonra hakla açılışı yapılmayan ve yıllardır bomboş duran Gökkuşağı mağazalar zincirine harcanan kamu parasının miktarı nedir?
3-Eskişehir yolu-Söğütözü kavşağında bir yanında binlerce ton demirden yapılmış heyula, diğer yanında ATO'nun onbinlerce metrekare cam binalarına yapılan kamu masrafı ne kadardır?
4-Başkentin ortasında KIZILAY binası yapıldığından bu yana 120 aydır boş durmaktadır. Bu binanın boş tutulmasıyla kamuya getirdiği zarar ne kadardır?
5-Başkentin kamu parasıyla son on yılda söküp taktığı,yenileyip yaptığı KALDIRIM ve TRETUVAR miktarı kaç milyon metrekaredir ve bu boşa giden kamu parasının miktarı ne kadardır?
6-Gölbaşı-Ankara-Dikmen arası karayoluna 25 yılda kazı,stabilize,asfaltlama,koruma demirlemesi, refüj ağaçlandırması, ithal yol ağaçlandırması, Şev ıslahı, sulama, bakım, onarım adı altında yapılan kamu (Karayolları ve Belediye) harcamalarının miktarı ne kadardır?

Soruları bugün işçi hareketinin de gündemine girmiş durumdadır.

Bu yapılan yağmanın ve savurganlığın Başkentte  binde biri bile olmayan Kamu harcamalarının incelenmesi ve denetim altına alması artık Türkiye İşçi Sınıfı'nın, işçi hareketinin, sendikalizmin ve İşçi Konseylerinin (güncelde Tekel İşçi Konseyi'nin) gündemine girmek durumundadır.

ulusalodak özel haber


29 MART 2009 SEÇİMLERİNİ BİR BAŞLANGIÇ OLARAK ELE ALMAK

www.ulusalodak.net

“2009 Mart Yerel Seçimlerinde Ne Yapmalıyız” da belirttiğimiz gibi AKP bir ittifaklar manzumesiydi.

Tanınmış ve Temmuz 2007 seçimlerini en doğru tahmin eden “sol” araştırmacı AKP “%48” diyordu.

AKP için ve özellikle Erdoğan için beklenti %47’leri bulmak ve Anayasa değişikliklerini seçimlerin vereceği büyük destekle hızlıca meclisten geçirmekti.

Genel Merkez böyle bir şölenin işaretini verecek şekilde donatıldı. Erdoğan konuşmasını bile hazırlamıştı :

“Büyük Türk Milleti bizim politikalarımızı büyük çoğunlukla destekliyor, durmak yok, yola devam, şimdi köklü Anayasa değişikliğine başlıyoruz” içerikli bir büyük konuşma olacaktı bu.

Ama seçim sonuçları alındıkça AKP Genel Merkezini derin bir sessizlik alırken, büyük coşku ile Genel Merkeze toplanmaya hazır Ankara’nın dört bir yanında seçimler biter bitmez “fırlayacak” hale getirilmiş bindirilmiş birlikler evlerine gönderilmeye başlanmıştı.

Erdoğan’ın ilk açıklamaları başladı ve sürüyor. Ulusun attığı tokadın sersemliği daha yeni geçmeye başladı. “Uyarıyı aldık” anlamında konuşabildi “Davos Fatihi!”. “Dağlar Pasta Denizler Limonata” diye ulusun tepesine binip, kaynaklarını gelişigüzel kullanıp, iç ve dış koşulları da gemisinin yelkenine rüzgar yapıp gidişin hep süreceğini sandı. Bu nedenle ardı ardına kendisini şımartan başarılardan sonra gelen bu %8 Genel Oy düşüşü Erdoğan ensesine yapıştırılmış “Osmanlı Tokadı” gibi iliklerine kadar hissetti. Doğal olarak toparlamak zorunda.

MHP… Bu parti iktidarı hedefleyen söylemiyle başarılı bir çıkış yakaladı. İktidar olmanın yöntemini MHP kadroları çok iyi biliyor. CKMP’yi çay ocağından başlayarak yavaş yavaş ele geçirip kurucularının (Cumhuriyetçi Köylü- Millet Partisi) elinden, Bölükbaşı’nın tüm çabalarına karşı almışlardı. Demirel ile de Ecevit ile de koalisyon deneyimleri var. Parlamento çalışmasını da iyice öğrendiler. Şimdi Erdoğan’a ya tam ortaklık ya da “meclisi çalıştıramaz” hale getirme önerisine hazırlanıyorlar.

SP… Saadet Partisi alanlara topladığı milyonların yansıması oldu. AKP’nin yitirdiği %8’in %3’ünü aldı. Şimdi çözülen AKP’nin milletvekillerinden %5 oy karşılığı olan milletvekillerini gerçek yuvalarına çağırma hazırlığı içindeler. % 5 Oy, 25 Milletvekili demek. Grup kurmaya hazırlanıyor aramızda “fark var” diyen “saadet var”cılar.

DTP…Ahmet Türk sonunda yönünü tam belli etti. Hayırlı olsun. Barzani kıyafetleriyle yürüttüğü seçimde AKP’ye “kürt kartı” oynatmadı. Oy davarı olarak gördüğü doğu insanında etnik milliyetçiliğin kışkırtmalarına onay veren AKP iktidarına, emperyal güçlerin kucağında bir “kürt devleti” kurmak isteyenlerin  “çok güzel hareketleri!” olacak.

CHP…Bize gelen duyumların doğru olmasını isteriz. Deniz Baykal yakın çevresine “ulusum beni Onursal Başkan görmek istiyor, CHP’nin fiili başkanlığını bu durumda bırakmam gerekir” demiş. İsabetli olur. Yaşına göre yakaladığı böylesine olumlu bir fırsatı değerlendirip “Onursal Başkanlığa” terfi etmesi ve yerine “iktidarı hedefleyen” sıradan bir partilinin gelmesi, açıkça görülüyor ki Cumhuriyet Halk Partisi’ni yarınlara umutla bakan ulusla birlikte iktidar yapacaktır.

www.ulusalodak.net


SEÇİMLERDE NE YAPMALIYIZ

Atila Sarp

29 Mart Seçimlerinde ne yapacaklarını aday olanlar ve destekleyenler biliyor.

İşin içine fazla kimseyi katmadan da seçimleri kotarmanın peşindeler.

İşin içine parti üst yönetimlerine çöreklenmiş kadrolar sıradan insanları sokmayınca bundan en büyük yararı önceki 3 genel seçimde de gördüğümüz gibi AKP sağlıyor. Çünkü AKP çalışma tarzı, cemaatleşme ve iktidar erkinin kullanımına yeni müttefikler de bularak oylarını yükseltiyor.

22 Temmuz 2007 Genel seçimlerinde AKP’nin aldığı oy %47.

Bu oyun profilini kimse açmıyor. Çünkü AKP’den çok farklı bir siyasal yönetim kurmaya hiç birinin niyeti yok. Biz açalım.

AKP, “İslam”ı yani “dini nazariyeyi” dünya görüşü olarak gören bir kökten geliyor. Bu nazariye’nin, yani çeşitli biçimde bir “şeriat düzeni” kurmanın  oy potansiyeli bu oranda değil. Üstelik Saadet Partisi de bu temelden oy alıyor.

AKP’ye oy veren dinsel görüşlülerin oyu %20.

AKP, “liberalizmi” dünya görüşü olarak görenlerden oy alıyor. Hükümette bir çok bakan, iş adamları,devlet bürokrasisi “liberal” görüşte. Liberallerin çoğu AKP’ye oy vermiyor. CHP,ANAP,DSP,MHP,DP bu kesimden oy alıyor.

AKP’ye oy veren liberallerin oyu %10.

AKP, milliyetçi-mukaddesatçı dünya görüşü sahiplerinden de oy alıyor. MHP,BBP,İP de bu kesimlerden oy alıyor.

AKP’ye oy veren milliyetçi-mukaddesatçıların oyu  %5.

AKP, liberal solcu,sosyal demokrat, Marksist,ezilen etnik milliyetçi,azınlık mezhepçisi  kesimlerden oy alıyor. CHP,DSP,ÖDP,DTP,TKP,İP de bu kesimlerden oy alıyor.

AKP’nin bu kesimlerden aldığı oy %12.

AKP işte böyle bir karmaşık destekle Büyük Türk Devrimi’nin tamamlanmasını engelleyen, Türkiye’yi ABD ve AB Dış programlarının uygulama alanı haline getiren iktidarını ayakta tutuyor. Bunun karşısındaki görüşler yanlış. Cemil Çiçek,Abdülkadir Aksu, Ertuğrul Günay ve diğerleri “hüdai nabit” değiller. AKP şer ittifakı olarak harıl harıl çalışıyorlar, “dinsel dünya görüşü” ile hareket etmeyen onbinlerce oyu sandıkta AKP’ye taşıyorlar.

2009 Seçimlerinde Ne yapmalı sorusuna bu tablo ile yanıt bulunmalıdır.

AKP’nin allame politikacıları “%40’ın altına düşme” çıtasını kendileri koymuşlardır. Her ne kadar Kasımpaşa delikanlılığından Başbakanlığa çıkmanın şaşkınlığı içindeki başları durumu kavrayıp “bizim için kıstas seçimlerden birinci parti olarak çıkmak önemlidir” dese de hiç de öyle değildir. %40’ın altına düşen bir AKP’nin çaldığı iktidardan uzaklaşma olasılığının çanından başta yukarıda saydığımız “dinsel dünya görüşü” taşımayanlar panik halinde kaçmaya başlayacaklardır. Yerel seçimlerde birkaç puan oy kaybedince istifa eden iktidarların olduğu bir ülkede siyasi pişkinlik düşüşü engelleyemez.

Bu nedenle, AKP’yi şu partinin alacağı oy değil:

AKP’nin eleştirilen iç ve dış politikalarına, özellikle ABD bağımlısı AB yanlısı politikalarına karşı açık tavır alan partilere verilen oyların artırılması yıkacaktır.

29 Mart 2009 seçimlerinde AKP’nin desteğini aldığı kesimlerden:

MHP,CHP,DTP,DP,ANAP,ÖDP,TKP,EMEP,İP partilerine aktarılan her oy, AKP’yi %47 den aşağıya düşüreceği için aynı değerdedir.

Yerel Seçimlerin özelliği, yerel belediye başkanı, belediye meclis üyesi, il genel meclisi, muhtar adaylarının kişisel insiyatiflerinin  oy getirmesi ile AKP’nin %40’ların geriye düşürülmesi sağlanacaktır.

Dar parti merkezindeki çeteleşmiş yönetimlerin planlarıyla gidilmesi halinde AKP’nin oy yitirmesi olası değildir. AKP,  “Amerika gitsin Rusya mı Gelsin” kültürü ile yoğrulmuş milyonlara “AKP Gitsin ŞU parti mi gelsin, Melih Gökçek Gitsin de DENEDİĞİNİZ  mi gelsin”i politikasının temeli yapacaktır.,

AKP gitsin, AKP karşıtı bütün partiler aynı değerdedir diyenlerin ulusal refleksi ile AKP’ye emanet verilen ve şimdi geri alınan her oy  AKP’nin gidişini sağlayacaktır.

AKP gidince ne olacaktır?

AKP sandık yoluyla gidince ne olacağını hep birlikte düşüneceğiz.

Atila Sarp


NEREYE GİDİYORUZ-QUOİ VA DİS ?  NE YAPMALI- WHAT İS TO BE DONE?

Bu sorularla yaşantımız boyunca ardı ardına karşılaştık.

1959 yılıydı, 1960 Nisanı karanlıktı.

1970 yılıydı, 1970 aralığı karanlıktı.

1980 yılıydı, 1970 ağustosu karanlıktı.

1990 yılıydı, 2000'lerde karanlık başladı.

2009 dan birkaç gün aldık. Karanlık ve soğuk bir kışı yaşıyoruz.,

Roma çürümeye başlayınca soylu düşünürler "nereye gidiyoruz" diye sormuşlar.

Devrim öncesinin bolşeviklerine "ne yapmalı" sorusuna yanıt gelmiş liderlerinden.

Ulusal Önderimiz "manzara-i umumiye- genel görünüm" diye saptama yaptıktan sonra Büyük Türk Devrimini gerçekleştirmiş, tamamlamaya çalışıyoruz.

Nereye gidiyoruz? sorusuna olumsuz yanıt verenler olacaktır. Biz vermiyoruz.

Tarihin bizi yönelttiği, ulusal önderimizin hedeflediği kaçınılmaz bir sona gidiyoruz.

Karanlığın olmadığı, bağımsızlığımızın tartışılmadığı, ulusal önderimizin devrimin tamamlanması ile tarihteki esas yerini aldığı, yurttaşlar olarak başımız dik ve onurlu yaşadığımız bir sona doğru gidiyoruz.

Ulusunun kaynaklarını yok edenlerin, yurduna ve ulusuna değil ceplerine avro-dolar dolduran efendilerinin köpekliğinin saygı görmediği başlarının yerde, yumuşakça gibi süründükleri günlere doğru gidiyoruz.

Ne yapmalıyız.

Büyük Türk Devrimi'nin adım adım tamamlandığı bir dönemde ayakları yerden kesik çığlıklar atmamalıyız.

Ailemizden, işyerimizden, kurumumuzdan içeri hırsızlığı sokmamalıyız.

İçinde bulunduğumuz kurumlarda oturduğumuz koltuğa yapışmamalıyız.

Elimize geçirdiğimiz kurumların tepesinde çetemizi oluşturup, bize inananları aptal yerine koymamalıyız.

Türk Ordusu'nu esas iç düşmanlarına değil bu ülkenin en dinamik, en yurtsever, en namuslu ve en özverili gençliğine saldırtan 12 Mart ve 12 Eylüllere bakıp her türlü melaneti yapan sivillerin(!) çamaşır makinesi haline sokulmasının getirdiği yıpratmaya yeni bir kötü ve acı deney yaşatacak yola sokmaya çalışmamalıyız.

Kendimize ve ulusumuza güvenmeli, "tek kişi bile olsak" Büyük Türk Devrimi'nin tamamlanması ile yaptıklarının sonu gelecek olan karşıdevrimcilerin ayak oyunlarına gelmemeliyiz.

Sonlarını görmenin telaşı ile nelere sarıldıklarını, nelerden medet umduklarını ve yakın bir zamanda kendi yarattıkları yoksulluk, ahlaksızlık, inançsızlık, ikiyüzlülük, çıkarcılık bataklığında boğulacaklarını görmeliyiz.

Ne yapmalıyız.

2009 kışının soğuk ve karanlık olduğunu görerek, "Sabih Kanadoğlu" gibi soğukkanlı, kararlı, inançlı ve dik durmalıyız.

Atila Sarp


“BİR MİLLET UYUYORSA, UYANDIRMAK KOLAYDIR.  UYUMUYOR DA UYUYOR GİBİ YAPIYORSA NE YAPSANIZ NAFİLE,  UYANDIRAMAZSINIZ!”  (Indra Ghandi) 

 

EDİLEN YEMİNE SADIK KALMAK (AHDE VEFA)

Bütün emekli subay ve generallerin dün Beşiktaş adliyesi önünde olmaları ve “Mustafa Kemal içimizde!” diye haykırarak, hukuksuzca hapse atılmış Harbiyeli silah arkadaşlarına yapılan uygulamayı telin etmeleri gerekmez miydi? Beşiktaş’a gidip çok az bir buluşmayla karşılaşarak hayal kırıklığına uğrayan arkadaşlarımdan özür dilerim.

Orgeneral Kemal Yavuz, Orgeneral Tuncer Kılıç ve diğer muvazzaf ve emekli askerlerin gözaltına alınmasını ve aylar önce tutuklanıp zindana atılmış komutan ve devre arkadaşımızın hastalıklarla pençeleşmesine tepki böyle olmamalıydı. Herkes birbirinden hareket beklemeden tepki göstermeliydi. Partili militan gibi değil, Ordusunun arkasında olan bir asker gibi, askerinin arkasındaki bir vatandaş gibi tepki verilmeliydi. Yetmiyorsa, belki de partili militan olunmalıydı...

Eli ayağı tutan, sokaktaki eylem çocukluktur diyen, demeyen, tutuklananları seven, sevmeyen hepimizin briç masalarından iki saatliğine kalkıp meydanlara çıkmamız yakışık almaz mıydı?  Ergenekon yalandır, çirkin bir oyundur diyenlerin meydanlarda toplanıp bu dediklerini kayda geçirmeleri daha uygun olmaz mıydı? Terörist ve vatan haini muamelesi yapılan yüksek komutanların ve kahraman askerlerin silah arkadaşları olarak yanlarında olduğumuzu millete duyurmamız iyi olmaz mıydı?

Düşününüz!

Emekli askerler, silah arkadaşlarına ve ellerini omuzlarına koyarak birlikte yemin ettikleri kendi devre arkadaşlarına neden destek vermezler? Neden susarlar? Neden emekli subay derneklerinden bir organizasyon beklerler? Hiçbirimizin evi çamaşır çekmecelerine kadar arandı mı?  Herhangi birimizin evindeki iki tabanca, bir av tüfeği ve bunlara ait iki yüz mermi bulunduğunda hiç “astsubayın, albayın, generalin evi cephanelikti..." diye gazetelerde yazıldı mı? En önemlisi kırk yıl şanlı Türk Ordusunun üniformasını giyip, devletten en yüksek emekli maaşını hak ederek alan bizler, kendisini Cumhuriyet savcısı zanneden kılıksız bir kişinin karşısında esas duruşta sorguya çekildik mi?

Düşününüz!

Peki hal böyleyse, Kemal YAVUZ, Hurşit TOLON, Şener ERUYGUR, Tuncer KILINÇ, Erdal ŞENEL, Veli KÜÇÜK, Arif DOĞAN ve diğer adını anımsayamadığım askerler zindandan çıkıp, sağlıklarına kavuştuklarında, orduevinde karşılaştığımızda yüzlerine bakabilecek miyiz? Zindanlarda ölürlerse cenazelerine gidebilecek miyiz?

Düşününüz!

Neden tepki konulmaz? Neden hep tepkiyi muvazzaflardan ve de Genelkurmaydan bekleriz? O Genelkurmay Başkanı içimizden biriyse ve onunda bizim gibi düşündüğü biliyorsak onun yerine kendimizi koyup içinin kan ağladığını, elinin kolunun "demokrasi kılıcı" karşısında, NATO ve ABD dengeleri uğruna sabrettiğini ve köprüleri atmamaya özen gösterdiğini bilmiyor muyuz? O zaman onun yerine neden biz kitlesel eylemlere geçmiyoruz? Neden torunlarımızın geleceğini AB ve ABD ipoteğine bağlıyoruz? Kitlesel eylem için bir organizasyon yoksa neden yapılmıyor, yapılamıyorsa neden hazır bir siyasi partiye üye olup onu harekete geçirmek için çaba sarf etmiyoruz?

Düşününüz!

Korkuyoruz! Bedenlerimiz ve ruhumuz korkuya alıştırıldığı için korktuğumuzu da bilmiyoruz… Öğlene doğru alıştığımız sakal traşını olup, takım elbise ve kravatımızı takıp derneğe ya da kahveye gidip oyun oynamak keyif veriyor. Buna alıştırdık kendimizi… Ya da orduevinin meyhane kısmında arkadaşlarımızla eski hikâyeler eşliğinde rakı içmek daha hoşumuza gidiyor. Sonra da kalkıp şimdiki subayları, generalleri kötülüyor, bizim zamanımızda böylemiydi diyoruz. Bedenimize ve ruhumuza ihanet ediyoruz…

Düşününüz!

Bizler görevimizi yapıp köşesine çekilecek kişiler değiliz. Daha görevlerimiz var... Vazifeyi ihmale sürükleyen merhametin memlekete ihanet olduğu bilinciyle yaşamadık mı? Vazifesini yapmayan hükümetlere, vazifesini yapmayan yargıya, vazifesini yapmayan askere merhamet mi edeceğiz? Türk Ordusunun askerlerini terör örgütü üyesi yapan vicdansız ve Allahsızlar, bir gün bizleri de içeri alacaklardır. Bu artık doğaldır. Bizimle ilgisi olmayan bir yanlışı fırsat bilip  kara çalmak, bu şerefsizlerin tarih boyu yaptığı işlerdendir. Millet bu alçakları tanımaktadır.  Cumhuriyete, laikliğe, devlete, millete, halka ve devrime kast edilmektedir. Açıkça Türk Devrimine meydan okunmakta ve suç işlenmektedir. Bu suçu görüp sessiz kalmak suça iştirak etmek değil midir? Bu suça dur demek insani, hukuki ve milli bir sorumluluk değil midir? Emekli Orgeneral Kemal Yavuz’un bilgisayarında yazılanlar, tuttuğu notlar ve telefonundaki görüşmeler onu ilgilendirir. “Komutanım” diyerek hitap ettiğimiz bir emekli orgeneralin evinden alınışı, kafası eğilerek arabaya bindirilişi ve bir tarafın adamı oldukları yüzlerinden belli polis ve savcıların karşısında esas duruşa geçirilmesi hepimizi ayni çetenin üyesi yapmaz mı? Bu durumda hepimiz suçluyuz! O halde tutuklanacağınız ve soruşturularak yargılanmadan zindanlara atılacağınız günlere hazır olun! Eşinizi, çocuklarınız ve torunlarınızı ve kapı komşularınızı da buna hazır edin!

Uyur gibi yapanları uyanıklar gayet iyi kullanmakta bu durum da düşmanların işine yaramaktadır. Mustafa Kemal Atatürk, Türk Devrimini yarım bırakarak öbür dünyaya göçmüştür.  Bize düşen görev, Türk Devrimini devam ettirmek ve altı oku hayata geçirmek olmalıdır. Halkı en iyi tahlil eden Gazi Mustafa Kemal Atatürk'tür. Halk hep aynı halktır. Bunca teknolojik, sosyal değişime ve evrensel alanda kullanılan televizyon, cep telefonu ve internete rağmen değişen bir şey yoktur. Atatürk'ün Ordusuna mensup Subayların eşkıya, mafya ve kaçakçılarla işi yoktur. Varsa da bunlar Mustafa Kemal Atatürk'ün subayı değildir. Sizin ahlak anlayışınızla onun ve de benim ahlak anlayışımız birbirini tutmaz. Ama hiç olmazsa vatan sevgimiz ve millet aşkımız bir olmalıdır... Eşkıya ile kişisel hesaplar içine giren, mafya bozuntularını adam yerine koyan, Kürtlerin tamamını vatan haini sayan devlet görevlileri hep olmuştur. Bu gidişle olmaya da daha bir hızla devam edecektir. Derin devleti sığ adamlar aramaktadırlar çünkü…

Düşününüz!

Dürüstlük, vatanseverlik, vazife ve şeref üzerine çok şeyler yazılmıştır! Yöneten ister kral, padişah, diktatör olsun, ister oligarşi, ister Cumhuriyet olsun, yönetebilmesi için kuvvete ihtiyacı vardır. Devlet sistemlerinde de bu silahlı kuvvete Ordu denir. Ordunun milli olması, halk ordusu olması ya da paralı ordu olması yönetenler için o kadar önemli değildir. Çünkü onların istediği ordu, vatanın bölünmesi, milletin parçalanması ve devletin yok edilmesinin önüne geçmek ve ona siper olmak için savaşan değil, hükümetin (yönetenlerin) istediği yer ve zamanda savaşabilen ordudur... Galiba Türkiye’de siyasetle ilgilenen herkes şu önemli iki gerçeğin hakkını teslim eder:  “Birincisi, daha bir süre Türk Ordusu Türkiye’nin iç ve dış siyasetinin oluşturulmasında ve uygulamasında duruşuyla etkin olacaktır. İkincisi ise bu birinci gerçeğe rağmen Türkiye’de darbeler ve müdahaleler devri kapanmıştır.” Ben bir asker olarak Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Silahlı Kuvvetlerinin başına getirilen/gelen Genelkurmay Başkanı hakkında kötü söz söylemem ve söyletmem. Oysa bu güne kadar terfi edemeyen onun devre arkadaşlarının birçoğunun ondan daha kıymetli subaylar olduğunu bildiğim halde... Bir yerlerdeki yanlışlara karşı birlikte direnmek hakkımız olmalıdır!  Vatan, Millet ve Cumhuriyet, gözümüzün önünden kuyruklu yıldız gibi kayıp gitmektedir... Bir millet devletine güvensiz hale, birbirinden korkar hale, telefon kullanamaz hale böyle getirilirdi. Bir devletin ordusu ancak böyle yenilgiye uğratılırdı. Yargı ancak böyle siyasallaştırılır, siyaset de ancak böyle çamurlaştırılırdı. Sizce altı oku ve Kemalizmi hayata geçirinceye, ondan korkanlara onu benimsetinceye, öğretinceye  kadar dağlarda ya da sokaklarda olmamız gerekmiyor mu?

Deniz ötesi fenerlerden ve sadakaya alıştırılmış halktan gelen onay bir gün kesilecektir. Keser dönecek, sap dönecek hesap verme günü eninde sonunda gelecektir.  İstediğimiz Komutanlarımızın ve silah arkadaşlarımızın serbest bırakılmasını sağlamaktır. Türk askerleri ve Atatürk’ün generalleri düşman esaretinden kurtarılacaktır. Zannedilmesin ki, Türk generallerinin tırnakları sökülmüştür! Oyun genç, yaşlı bütün Harbiyelilerce görülmüştür! Hainlerin gemi azıya almasının nedeni de milletçe anlaşılmıştır!

Edilen yeminden dönülmez! Vatanseverlikten emekli olunmaz. İyi bir asker nöbetteyim deyip, kör kuyularda uyuklamaz… Vatan mevzilerini, ölene, şafak sökene ve bizden sonrakilere sağlam teslim edene kadar tetikte beklemeliyiz!

Cumhur UTKU, E.P.Alb.(1967), 11 Ocak 2009


27 MAYIS MİLLİ DEVRİM DERNEĞİ YENİDEN YAPILANIYOR

27 Mayıs Devrimi, 1960 öncesi, sonrası, 1961 Anayasası ve 60-70 devrimci yükseliş anlamında yeniden değerlendirilmesi gereken bir sürece girdi.

Belgesellerde ve yayınlarda 27 Mayıs Devrimi karşıtlığı inanılmaz boyutlarda yükseldi.

Bugün 27 Mayıs bir avuç aydın tarafından savunuluyor.

Devrimin elde kalan tek kurumu 27 Mayıs Derneği son derece alçakgönüllü olanaklarla ayakta durmaya çalışıyor.

Sosyal,siyasal,ekonomik bir getiri sağlamadığı için de ilgi odağı olmaktan çıkmış durumda 27 Mayıs Devrimi.

Tam tersine, savunmasız, olanaksız,dayanaksız bırakılan 27 Mayıs Devrimcilerinin gözlerinin içine baka baka karşıdevrimciler, devrim dönekleri, liberal solcular, din baronları, ABD ve AB emperyal güç odaklarından beslenen özürlü aydınlar 10 yıllık DP İktidarı dönemi, Yassıada Yargılamaları,27 Mayıs Devrimi'nin sivil asker yaratıcısı devrimciler konusunda yalanlarına yalan katarak, gerçekleri saptıran ve Cumhuriyet Türkiyesi'ni geriletenleri yücelten yayınlarını sürdürüyorlar.Bu saptırmalar belgeseller halinde ve devlet televizyonlarında milyonlara iletiliyor.Türk Ordusu içinden çıkmış, ulusun istemleriyle bütünleşmiş bir devrimi toplumdan kopuk bir avuç maceraperest, vatanını milletini sevmeyen, iktidar hırsıyla dolu "jakoben"ler olarak sunuyor.

Bunların üstüne de tıpkı efendilerinin "Rosenberg"lere yaptığı gibi bir korku, yalan ve tecrit yöntemleriyle 27 Mayıs Devrimcilerinin üzerine gidiyor. Korku imparatorluğu sonuç alınca, "27 Mayıs Milli Devrim Derneği Yeniden Yapılanma" çalışması özenli olarak ele alınmak durumuyla karşı karşıya kalıyor.

Yapılması gereken şudur. 1960 günlerini doğru olarak anlatmak ve yansıtmak. Bunun için elde kalan tek kurumu daha özenli ve elverişli çalışma koşullarına kavuşturmak. 27 Mayıs'ı anlamak isteyenlere daha rahat, olanaklı bir ortamda söyleşi olanakları, belgeleri inceleme, gerçekleri öğrenme olanakları sağlamak.

27 Mayıs 1960'ı yapanlar ve yaratanlar biyolojik kurallar gereği gittikçe azalıyor.

Yaşadıklarımızı, elimizdeki belge ve bilgileri, küçücük de olsa gözlemlerimizi, yaşanılan acı deneylerin bıraktıklarını bizlere iletiniz.

27 Mayıs Milli Devrim Derneği'ne çalışmalarında destek olunuz.

Hiç birimiz yeni bir 27 Mayıs Devrimi tekrarlasın istemeyiz.

Ama bundan daha önemlisi özellikle 27 Mayıs Devrimini yaşayanlar olarak hiçbirimiz 26 Mayıs 1960 ve öncesi günlere yeniden dönmek istemeyiz.

Tek Parti Diktatörlüğü günleri, Vatan Cephesi tehdidi, Gazetelerin sansürü, sokağa çıkma yasağı,atlı polis saldırıları, sis bombası altında "Olur mu böyle olur mu, kardeş kardeşi vurur mu, kahrolası diktatörler bu ülke size kalır mı" marşını çığlık çığlığa haykırma, renolara doldurulup karargahlara götürülme, Üniversitelerin kurşunlanması, "Fısıltı gazetesi"nden başka iletişim olanağı kalmaması gibi yaşadığımız olayların yenilenmesini istemeyiz.

Bunun sağlanması için gerçeklerin iyi anlatılması ve anlaşılması gerekir.

Bilgi ve belge iletimi, söyleşilere katılma için e-posta "tumapa@mynet.com", adresimiz "İzmir Caddesi No:22/8.Kat, Ankara".

Atila Sarp 
(27 Mayıs 1960 öncesi Ankara öğrenci gençlik hareketinden)
27 Mayıs MDD Yeniden Yapılanma Komitesi Başkanı


ERGENEKON DAVASININ PERDE ARKASI KAÇ YIL SONRA ORTAYA ÇIKACAK

Ulusalodak Dergisi

Türkiye de yıpranan hükümetlerin savcılarınca yapılan toplu  tutuklamaların perde arkası ancak yıllar sonra ortaya çıkar. Türkiye devrimci gençlik hareketinin en önemli bir tutuklamalarından birine ilişkin notları okurlara ulaştırıyoruz.

"...ŞAİBELİ TUTUKLANMALAR

Bu ortamda 17 Ekim 1970 tarihinde DEV-GENÇ’in V. kurultayı yapılacaktı. Normal olarak Atila Sarp başkanlığındaki bir önceki yönetim (Atila Sarp, Ruhi Koç, Tuncay Çelen, İrfan Uçar, Ergün Aydınoğlu, Ahmet Bozkurt, Oktay Etiman, Nurettin Öztürk ve Hüseyin Onur) yeniden aday olacak ve muhtemelen seçileceklerdi. 15 Ekim tarihinde toplanarak kurultayın son hazırlıklarını gözden geçirdiler. Karşılarında başka bir liste çıkacak gibi görünmüyordu.

Ancak ne tuhaftır ki, tam da kurultaydan bir gün önce Atilla Sarp ve Merkez yürütme kurulunun diğer üyeleri polis tarafından evlerinden alınıyor ve TCK 141’den (gizli örgüt kurmaktan) tutuklanıyorlardı. İddiaya göre DEV-GENÇ gizli örgüttü. Aynı gün taşradaki bazı DEV-GENÇ yöneticileri de (Malatya, Gaziantep, Adana, Balıkesir Devrimci Gençlik Dernekleri) gözaltına alınıyor ve İstanbul Bölge Yürütme Kurulunun üç üyesi tutuklanıyordu.

Daha garibi, yöneticileri gizli örgüt kurmaktan tutuklanan “gizli örgütün” Genel Kurulu, açıkça, hem de hükümet komiserinin denetiminde yapılıyor ve o güne kadar DEV-GENÇ tabanının fazla tanımadığı, Ertuğrul Kürkçü DEV-GENÇ başkanı seçiliyordu. İşin ilginç yanı bu Genel Kuruldan bir hafta sonra, 141’den tutuklanan cezaevindeki DEV-GENÇ yöneticileri serbest bırakılıyordu.

Yöneticileri “gizli örgüt kurmaktan“ tutuklu, DEV-GENÇ’in Genel Kurulu 17-18 Ekim 1970 günleri Ankara’da Yusuf Küpeli’nin divan başkanlığında yapıldı. Bu kurultay ile Ertuğrul Kürkçü, Mahir Çayan, Yusuf Küpeli, Münir Ramazan Aktolga Dev-Genç’e tamamen hakim olmuşlardır. Bu hakim oluş, Dev-Genç’i gençliğin devrimci bir kitle örgütü olma durumundan hızla çıkması, kitlesinden uzaklaşması ve giderek marjinalleşmesi sonucunu getirmiştir. Olmaması gereken bir şey olmuş, gençlik örgütü gençliğin demokratik kitle örgütü DEV-GENÇ, olmayan “işçi sınıfı” partisi yerine konulmak istenmiştir."...


YENİ YILINIZ KUTLU OLSUN

Ulusalodak Dergisi

Yeni yıl kutlamaları sevgiyle, umutla, iç açıcı sözlerle olmalıdır.

Dik duranlara, omurgalılara, yolundan dönmeyenlere ufukta ışıklar var ise bunu göstermelidir.

2009 geleceğe umutla yürüyenlerin, 2008'de yeni doğan bir bebeği görenlerin, yürüyen bir çocuğun elinden tutanların, bir çiçek demetini dostuna götürenlerin, bir küçük ağacı toprağa dikenlerin,

dostunu yakınını sağlıkta ve hastalıkta yalnız bırakmayanların, yüreğine dostluk, çevresine sevgi dağıtanların yılı olacaktır.

Uzun uzun araştırmaya gerek yok.

1971,1980,28 Şubat'ları yaşamış bir toplum olduğumuzu söyleyemiyoruz.

Siyasal yapıların yönetimleri, Sivil Toplum Kuruluşlarının tepeleri, Anayasal kurumların merkezleri geçmişin yaşanmışlıklarını unutmuş, bellekler silinmiş.

Etnik, dinsel, kültürel ve en önemlisi sosyal farklılıkların ürünü toplumsal yaşantımızın birleştirici öğeleri değil

hiç bir beladan ders almamışçasına ayrıştırıcı öğeleri öne çıkarılmış durumda.

Sosyal yaşantımızın içine gerilim her gün artarak giriyor.

Bunlardan çok daha tehlikelisi, "dostluk-düşmanlık, büyük-küçük, bilgili-bilgisiz,yakınlık-uzaklık, sövgü-övgü" ler gibi toplumsal yaşamın temel değerleri altüst olmuş durumda. Kim dost kim düşman, kim büyük kim küçük, kim yakın kim uzak anlamak için elimizdeki ölçütler yetersiz kalıyor.

Bu çöküş artıyor, yakınlarımıza kadar geliyor, günlük yaşamımızı etkisi altına alıyor.

Ünlü bir hocamız 1980'lerdeki "liberal açılımla" gidilen yolu ve geldiğimiz noktayı görmüş "toplumsal yaşantıda anarşi gider düzen gelir, şu siyasi rejim gider bu siyasi rejim gelir, şu parti gider bu parti gelir, ama toplumsal yaşantıya ahlaki çöküş egemen olursa yıkım başlar" diyerek bugünlere ışık veren sözler söylemiş. Altyapının değişmesinin üstyapıda yansımasının tersini yaşadığımızı, emperyal odaklardaki ahlaki çöküş planlarının etkisiyle altyapının değiştiğinin öngörüsünde bulunmuş.

2009'lar yanı başlarımızdan bu emperyal merkezli çöküşü kovaladığımız yıl olacaktır.

Hepinizin yeni yılını kutlarız.

Paylaşarak azalan acılarınızın olmadığı, paylaştıkça çoğalan sevinçlerle dolu bir yeni yıl dileriz.

Ulusalodak Dergi


(Büyük Türk Devrimi'nin aydınlarından, vurularak öldürülen Ahmet Taner Kışlalı'nın 68 kuşağı'nın Ankara Basın Yayın Yüksek Okulu-şimdiki İletişim fakültesi- öğrencilerinin yakından tanıdığı okul müdürü Nermin Abadan Unat ile ilgili dergimize iletilen  yazısını okurlarımıza sunuyoruz.)

 

Niçin Kemalist'im?

A.Taner KIŞLALI - Cumhuriyet , 15 Kasım 1992 ( Atatürk'e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği)

 

Öykümüz Kurtuluş Savaşı yıllarında başlar. Bir film senaryosu olacak kadar ilginç ve anlamlıdır. Kahramanlarımızın ilki, Paris - İstanbul arasında trenle mekik dokuyan genç bir Türk işadamı... Macaristan'da genç bir bayanla tanışır. Bir yıl sonra aynı yere yeniden gelir, ona evlenme önerir ve evlenirler.

zmirli işadamı, olayı ailesine açamaz. Macaristan'da bir kızı olur. Nermin adını verdiği kızı 5 yaşına geldiğinde, bir gün babasına kızının resmini gösterir: 

- İşte baba, bu senin torunun!... 

* * * 

İzmirli işadamı yaşama gözlerini yumduğunda, en büyük dileği, Macaristan'da büyümekte olan kızının birgün Türkçe öğrenmesidir. Nermin büyümekte, Mustafa Kemal'in yaptıklarını, gazetelerden heyecanla izlemektedir. 

Baba ölünce, aile geçim sıkıntısı içine düşer. 14 yaşındaki Nermin, Macaristan'da paralı olan öğrenimini sürdüremez olur.

Oysa Mustafa Kemal'in ülkesinde eğitim parasızdır.

Nermin, baba yurduna gitmeye karar verir. Annesinin bile haberi olmadan Türk Büyükelçiliği'ne başvurur. Ona yardım ederler. Pasaportla birlikte, eline durumunu açıklayan bir de Türkçe mektup verirler... Başı sıkıştığında, derdini anlatamadığında o mektubu gösterecektir.
Sonunda olayı öğrenen annesi de ona hak verince, üçüncü mevki bir tren kompartımanının tahta sıraları üzerinde, günlerce sürecek bir yolculuk başlar. Tren, Türkiye topraklarına girerken küçük Nermin bir sorun olur. Gümrük memurları, elinde Türk pasaportu olan, ama Türkçe bilmeyen bu çocuğun durumunu anlamakta zorlanırlar.

* * *

Öykü uzun...

Küçük Nermin, bir yandan Almanca dersleri verirken öte yandan Türkçe öğrenir. Mustafa Kemal'in parasız kıldığı eğitim olanaklarından yararlanır. İstanbul Hukuk Fakültesi'ni bitirir. Gazetecilik yapar... Türkçe'nin arkasından İngilizce ve Fransızca da öğrenmiştir. Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne asistan olur. Çağdaş siyaset biliminin Türkiye'ye girmesine öncülük edenler arasında yeralır.

Gün olur, Türkçesinin bozuk olduğunu öne sürerek öğretim üyeliğinden atılmasını isteyenler çıkar. Ama o, tükenmez bir enerji ve heyecanla, gençlere bir şeyler verme isteğini yitirmez. Uluslararası toplantılarda Türkiye'yi, Türk kadınını, Mustafa Kemal'i savunur, savunur...

Oğlunun adını Mustafa Kemal koyar...

* * *

Prof. Nermin Abadan - Unat, Siyasal Bilgiler Fakültesi'ndeki son dersini bundan dört yıl önce verirken aralarında benim de bulunduğum bir grup eski öğrencisi de sınıftaydı. Kimisi profesör, kimisi doçent, kimisi çiçeği burnunda araştırma görevlisi... Deniz Baykal da sonradan yetişmişti. Bir "sürpriz" yapmıştık hocamıza. Duygulandı ve son dersin sonunda, nefes bile almaya korkarak dinlediğimiz yukarıdaki yaşam öyküsünü anlattı... Ve sözlerini şöyle noktaladı:

- Ben yurdumu da, ulusumu da kendi irademle seçtim!... Mustafa Kemal olmasaydı, belki ben de olmazdım... Niçin Kemalist olduğumu, niçin milliyetçi olduğumu, öyle sanıyorum ki artık anlamışsınızdır!. ..

Ben çok etkilendiğim bu öyküyü o zamanlar yazdığımda, sonunu şöyle bağlamıştım: "Bu sözleri, parası olanlara Bilkent'i, olmayanlara Süleymancı yurtlarını gösterenlere adıyoruz..."

Bakıyorum da aradan geçen zamanda, ne Nermin Hoca'nın öyküsü güncelliğini yitirmiş, ne de benim altına düştüğüm not...

Tıpkı giderek daha güncel, daha gerçek, daha anlamlı olan Mustafa Kemal'in kendisi gibi!..

Kaynak : A.Taner KIŞLALI - Cumhuriyet , 15 Kasım 1992 ( Atatürk'e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği)


BAYRAMINIZ  KUTLU  OLSUN

İbrahim Peygamber gördüğü rüya üzerine oğlunu yere yatırıp kurban ederken ona oğlunun yerine kesmesi için koç indiriliyor. Çeşitli din ve kültürlerde yer alan kurban kesme, insan yerine hayvan kanı akıtma yüzlerce yıldır uygulanıyor. Gereksinmelerini karşılayan, kişilere, kurumlara ve devlete borcu olmayan, bir köşede de birikimleri olan kişilerce, bu durumda olmayanlara dağıtılmak amacıyla bizde de uygulanıyor. İlk üç günü içinde kurban kesimi yapılan bayram günleri çocukların sevindirildiği, yaşlıların anıldığı, yitirilenlerin mezarları başına gidildiği günler olarak geçiyor.

Kurban bayramının  akıllarda kalan ve tartışmalara konu olan görüntüsü, sağlıklı bir hayvanın , işbilen kişilerce yere yatırılıp boğazından kesilmesi ve kanının son damlasına kadar akıtılmasıdır.

Bayram sevincini buruklaştıran bu kanlı görüntü insanın insanı boğazlamasını unutturmamalıdır. Bayram günlerine Irak, Afganistan, Hindistan ve daha bir çok dünya ülkesinde akıtılan insan kanlarıyla giriyoruz.

Ülkemiz de yoğun bir etnik, din ve mezhep ayrılığı temelli bir iç savaş kışkırtması altında bayram günlerine gidiyor. Geçmişinden yeterli ders almamış kimi gençler birbirlerini satırla doğrayacak denli kışkırtılmış, sosyal çatışmalarda tüyü bitmemiş gençler ellerine ne geçerse karşısındakine atar hale gelmiş durumda. Seçim ortamına böylesine bir gidiş pek de iç açıcı değil. Bayram günlerine doğru “genel  görünüm” üzülsek de bu.

...

Bizde son elli yılın en kanlı kırmızı yazıların gazeteci, yazar, milletvekili sıfatlarını üzerinde taşıyan oldukça yaşlı bir ‘entel’ imiz yazmıştır. Onbinlerce okurumuzun özenle okuduğu, binlerce yurttaşımızın yazılarını kuram diye neredeyse ezberlediği bu ‘entel’imize göre, bizde demokrasi için çok kan dökülmesi gerekiyordu. Fransız ihtilalini  örnek göstererek, sonradan dış programların en önde savunucusu iki oğlunu bizans kültürü ile yetiştirip diplomalara kavuştururken, çocuklarının yaşıtı diğer gençlere “Türkiya’ da demokrasi olması için oluk gibi kanın sokaklarda akması gerekir” diyordu.

1914-1920 arasında 1,5 milyon gencecik evladını savaş cephelerinde yitirmiş ve bu acı üzerine ulusal önderleriyle birlikte bağımsız devletini kurmuş insanlarımıza bu kanlı acılı geçmişi unutturuyor, Fransız ihtilalinin kanlı sayfaları ile kazanılan demokrasinin ortak değer olduğunun değil, bu kan gölünün aynısının gelmesi temelinde  kuramını (!) yapıyordu.

Acı ve sıkıntılar oldu ama tarihinin acı ve kanlı sayfalarından ders alan ulusumuzun evlatları bu iç savaş (civil war,vatandaş harbi)  tuzağına düşmedi.

ulusalodak


KOMUTANDAN TANZİM-DÜZENLEME ATIŞLARI SÜRÜYOR.

Topçuluk denildiğinde yeni kuşaklar haklı olarak futbolu anlamaktadır. Dünya çapında Türk Sporu’nun başarıları geleneksel sporumuz “güreş” den , “football” ,”basketball”,”box”a dönmüştür. Olimpiyat şampiyonluklarıyla dolu “güreş” günlerine dönmemiz, sporumuzu bu yönde daha fazla geliştirmemiz gereklidir.

Burada futboldan değil topçuluktan yani askeri bir disiplinden söz edeceğiz.

İstanbul’un fethi aynı zamanda Türk teknolojisinin de çağın en önünde olduğunun göstergesidir. Doktor Hikmet Kıvılcımlı “fetih ve medeniyet” adlı yapıtında bu konuya değiniyor. “Fetih” ve sonucu ganimet paylaşımını alt sosyal konak barbarlığa bağlıyor. Çöken “medeniyet”lerin bu aşı ile yeni ve daha ileri bir döneme geçtiğini söylüyor. İstanbul’daki süreç bunun örneği. Gerçekten kaba şekilde yapılan top ve mermi üretiminin “Tophane” de daha ileri ve modern kurallara kavuşması çürümüş Bizans‘ın “fetih” inden  sonradır.

Topçulukda tanzim-düzenleme atışı diye bir uygulama vardır. Uzaktaki görmediğiniz  hedefe tek bir mermi gönderirsiniz. Görerek  izleyenlerden-ateş yönetim merkezi- sonucu alırsınız. Mermi nereye düştü diye. Düşen yeri belirler sağa sola ayar yaparak “toplu atış” a geçer, hedefi yok edersiniz.

Genel Kurmay Başkanı’mız “altını çiziyorum” diyerek aylardır düzenleme atışları yapıyor. Bu atışları da basın toplantısı yaparak ulusla paylaşıyor. Gittiği her yerde ulusun içine giriyor ve söyleşi yapıyor. Yürek dağlatan saldırılar konusunda bilgi veriyor, bilgi alıyor, uyarılarda bulunuyor.

Ardından başka bir hedefe yeni bir  düzenleme atışı yapıyor .

28 Şubat'ların, "e-muhtıra"ların çizgisinde Türk Ordusu adına  “Altını çiziyorum” ile belirtilen uyarılardır bu düzenleme atışları.

Her düzenleme atışının izleyenlerden gelen raporlara göre  bir “toplu atış” hatta daha vahimi “sürekli atış” a geçmeyi içerdiği  unutulmamalıdır.

Sorulan sorulara yeni Genelkurmay Başkanımızın "Amerika ile mükemmel ilişkiler içindeyiz" , eski Genelkurmay Başkanımızın "Mustafa" filmini nasıl buldunuz sorusuna "mükemmeldi" demesi  sürekli atış hazırlığının ne denli ciddi olduğunun "ironik" açıklamasıdır.  

Ulusal Askeri Strateji-Ulusal Odak Dergisi


ERTUĞRUL GÜNAY İSTİFA ETMELİDİR

Yerel Yönetim seçimlerine sadece 144 gün kaldı.

Partiler kimleri Anakent ve Kentlerde aday göstereceğini bilinen yöntemlerle yapıyor.

Ulusalodak dergisi haberine göre Ertuğrul Günay da yoğun bir çalışma içinde ve yerel yönetimlerle ilgileniyor. Adı İstanbul Belediye Başkanlığında, Erdal Kalkan'ın da İzmir için geçiyor.

Bilindiği gibi seçimlerde önemli bakanlıklar bağımsızlara devredilir.

Ertuğrul Günay'ın AKP den milletvekili ve Bakan olmasına CHP Yalova Milletvekili Muharrem İnce'nin istifa çağrısından başka ciddi tepkiler gelmedi.

68 'in FKF Kurucusu ve İşgal-Boykot hareketlerinde faal bir sosyalist öğrenci olan Ertuğrul Günay,

78'lerde Devyol desteği altında Ordu milletvekilliği yapmış ve 12 Eylül de tutuklanmış,

Önder Sav'a karşı sol muhalefeti arkasına alarak il Başkanı olmuş,

1992 kurultayında CHP Parti Meclisi üyesi olmuş

CHP'de en önemli görev olan Genel Sekreterlik makamına oturmuş,

SHP CHP Birleşmesine karşı çıkıp DSP'de Bülent Ecevit'le bütünleşmiş,

Tekrar CHP'ye dönüp CHP Genel Başkanlığı için azımsanmayacak bir destek sağlamıştır.

Bütün bu çalışmalar içinde kendisine öğrenciliğinden bu yana destek olanları kale almayarak AKP'den milletvekili ve Bakan olmuştur. Şimdi Erdoğan ile başbaşa verip Yerel Seçim politikası yapmaktadır.

Yani kalenin içindeki önemli bilgileri karşıdevrimin kadrolarına yerel seçim taktikleri olarak sunmaktadır.

Başta FKF'liler olmak üzere, Devyolcular,DSP, SHP ve CHP'liler  bütün çevrelerini kendilerini kullanma cüreti gösteren Ertuğrul Günay' karşı seferber etmeli, böyle bir dönmenin yanına gidip gelenler kınanmalı, Türk Siyasi hayatının gördüğü en ibret verici FKF,CHP,DSP döneği  Ertuğrul Günay bakanlık koltuğundan da milletvekilliğinden de istifa etmelidir.

 www.ulusalodak.net


MEDYATİK SAVAŞ HIZLANIYOR

Yazılı Medya tam bir savaş alanıdır.

Aynı zamanda bilgiyi en önce alıp iletme yarışı.

Eskiler buna "kalem savaşları" derdi.

Modern çağın dünya görüşlerini "hıfzetmiş" kalem savaşçıları görüşlerini keskin bir kılıç gibi kullanırlardı.  

Şimdi medya patronlarından kim daha çok transfer parası ve yüksek aylık almanın köşe kapma savaşı söz konusu. Bu nedenle ne denildiğine değil, neden denildiğine bakmak durumundayız.

Okurlara ulaşmak ve istenen köşe yazarı olmak için 2007 medyasında bilgi, kültür,deneyim ve mesleki birikimin olması gerekmiyor. Al kafaya bir medya patronunu, uydur uydur yaz. Okurlarını güncelden uzaklaştır, yapay gündemleri oluştur, bağlandığın çarkın dönmesi için ne yazarsan yaz.  

Ertuğrul özkök, Emin Çölaşan,Fatih Altaylı, Mehmet Ali Birand, Ahmet Hakan...

Sırada bekleyenler bunlardan henüz bir gömlek daha altta olanlar.

Bu ise medyadaki küçük kıyamet.,

Büyük kıyamet Türk Mali Sermayesinin uluslarası arenadaki çıkarları korumasının "entel,liboş,yalaka,numaralı cumhuriyetçi,etnik tahrikçi, etnik sevici, ölü sevici, uşak ruhlu, karaktersiz,inestetik,binbirsurat" hastalardan oluşan ve semirdikçe daha çok isteyen "pahalı medya pazarı"nın "sonradan görme gavurdan dönmelerini değil, ulusun iç dinamiklerini desteklemeye başlaması ile kopacak. İşaretleri var.

Beyefendi pazar günü iğdiş keyfi yapıyor. "BEN SONRADAN GÖRMEYİM" diye okurlarına yazıyor.Müjdeyi de veriyor Aydın Doğan'ın 68'li(!) prensi, mançasını saklamış, parayı götürmüş, yedi sülalesi, gelecek yedi nesli için birikintiyi yapmış "artık iyice sıkıldığım yazarlık kariyerimi bir kitapla kapatmak istiyorum" diyor. Belki de böylelerinin çok güçlü olan koku alma özellikleri nedeniyle gelecek kıyametten kurtulmanın ön adımını atıyor.

Aslı "sonradan görme gavurdan dönme" olan sözü bilerek tamamlamıyor.  Cumhuriyet öncesi bu söz anadoluya adım adım yerleşen ve devlet kuranların güçlü oldukları için gereksinme duymadıkları çalma çırpma işine girişen "müslüman olmadığı halde müslümanlık taslayarak" hırsızlığına kılıf arıyanlar için kullanıldığını bilerek kendisi için böyle bir tanımlama yapmakta sakınca görmüyor. Medyatik kıyamet kopuyor. Sen bu yazıyı kendin için değil, sonradan görme patronun için yazdın diye.  

Medya savaşları kızışıyor.

www.ulusalodak.net


Büyüyen Sermaye Arkasından Gelen Düşmandır

Şu sıralar aydınlarımız TÜSİAD’ın hükümete karşı açıklamalarını tartışıyor.

Menfaatler topografyasını çıkarmadan kimin kim ile neden çatışma içinde kimin kim ile neden uzlaşma içinde olduğunu anlamak zorlaşır.

Dünya’daki ve Türkiye’deki  menfaat  mekanizmalarını “çelişkiler kanunu” açıklar. Birinci çelişki emek sermaye çelişkisidir. Ama içinde bulunulan şartlar nedeni ile gündemin birinci sırasında bu çelişki olmayabilir. Mesela günümüzde oldu gibi, emperyalizm ulus- devlet  çelişkisi diğerlerinin önüne geçebilir.

         Tekrar sıralarsak;

         -emek sermaye çelişkisi,

         -sermaye sermaye çelişkisi,

         -emperyalizm ulus devlet çelişkisi,

         -emperyalist devletlerin kendi aralarındaki çelişkidir.

Dört temel başlık altında toplayabileceğimiz bu çelişkiler aynı anda birbirinin içine girmiş olabilir. Çelişkiler bu şekilde iç içe yaşanabilir. Ancak bunlardan biri diğerlerinden daha öne çıkar ve belirleyici olmaya başlar. Şimdi içinde yaşadığımız ulus devlet emperyalizm çelişkisi gibi.

Biraz uzatmış olacağım ama daha iyi anlaşılsın diye; mesela, ulusal sermaye ile emek çelişkisini ulus devlet emperyalizm çelişkisinden sonra çözmeyi amaçlamış olmak emeğe karşı bir düşünce içinde olduğumuz anlamını taşımaz.

Neyse, sermayenin sermaye ile savaşı sermayenin komünizm ile olan savaşından  daha  sert  bir savaştır.  Büyüyen veya büyümüş  sermaye arkasından pazara  girecek olan sermayeye düşmandır.

Bu teorik kavramsallaştırmadan sonra bizim ülkemiz üzerinden bir pratik yapalım.

TÜSİAD’a bağlı sermaye grupları üretmezler. Aracılık yaparlar. Bir çok bakımdan tekelci sermayenin uzantısıdırlar. Bu yapılanma ulusal pazarların yabancılar tarafından kolayca kullanılmasını sağlamıştır. Yani Merilyn Lynch  TÜSİAD’ı aracı yaparak Türkiye ulusal pazarlarını kullanır.

Emperyalist sermayenin ülkemiz içinde kat  ettiği siyasi ve ekonomik mesafeden dolayı önümüzdeki yıllarda TÜSİAD’ın aracılığına gerek kalmayacaktır.

Başka bir deyişle; emperyalizm  tayin ettiği hükümet ile doğrudan ilişki kurar. Sömürgeleşme tamamlandıktan sonra yönetimde aracıya ihtiyaç kalmaz. Pazarları aracısız kullanır ve yönetir. Gerçi Türkiye bu aşamaya henüz gelmemiştir. Merilyn Lynch’ın hala TÜSİAD’a çok ihtiyacı vardır. Çünkü henüz tamamen çözülmemiş milli direnç vardır.

Sözün kısası, tekelci sermaye doğrudan yönetme aşamasına yaklaştıkça aradaki aracıları aradan çıkarır.

TÜSİAD  başına gelecekleri önceden görerek bir tedirginliğe girmiştir.  Ve  RTE’ye diyor ki; “bak hükümet kurulurken dengeleri gözetmedin. Merilyn Lynch’ın adamını hükümete aldın.  Dışarıdaki büyük tekeller ile bana danışmadan  iş yapıyorsun,  ilişki kuruyorsun bu yanlıştır.  Eğer böyle yapamaya devam edersen senin karşına “laiklik meselesini” dikerim. Ulus devleti savununlar ile işbirliği yaparım.” Yani aba altından sopa gösteriyor. RTE ile TÜSİAD birbirlerini kullanarak yol alıyorlardı. Halende devam ediyorlar. Ama dediğimiz gibi sermayenin sermaye ile çelişkisi ufak ufak kendini göstermeye başladı.

Siyasete yansımalarını ilerde daha çok göreceğiz.

Emperyalizmi  işbirlikçileri ile beraber bu ülkeden söküp atmadan işbirlikçilerin hükümet ile pazarlıklarına daha çok şahit olacağız.

Bülent Esinoğlu


İktidar Kavgası ve Yeni Anayasa Arayışı

Seçmenin oyları yönetmek için yetmez. Yönetmek için kuvvet gerekir. Kuvvet devletin örgütlü gücüdür. Devletin bu örgütlü gücüne "devletin ideolojik aygıtı" da denir.

Devletin ideolojik aygıtları vardır.

Bunlar ordu, güvenlik kuvvetleri,  yasalar, gelenekler, hukuk ve toplumu yeniden üretmek için eğitim.

Ordu nizamı sağlamak ve toplumu yeniden üretmek için "zor" kullanma yetkisi olan temel ideolojik aygıttır.

Devletin ideolojik aygıtlarını siyasi iktidar kullanır.

İktidar kavgası ise bu ideolojik aygıtları ele geçirmek için yapılır. Devirenler devrilenlerin ideolojisini devam ettirmezler. Zaten iktidar kavgası sürerken ideolojik kavga da devam eder.

Bir örnek yapalım; Fransız devrimi esas itibari ile toprak aristokrasisinin ideolojisinin sanayi burjuvazisi ideolojisi tarafından alt edilmesidir. Bir başka değişle, üretim ilişkilerinin yeniden düzenlenmesidir.

Tarihten bildiğimiz kadarı ile yeni anayasalar genellikle toplumdaki büyük alt üst oluşlardan sonra yapılır. Yani devrimlerden sonra olur.

Türkiye içinde yaşadığımız yıllarda bir devrim olmadı.   Ve hatta mevcut çağdaş yaşamın da gerisinde talepler olduğuna göre anayasa değişikliği ihtiyacı nereden kaynaklanıyor?

Seçimlerde işbirlikçi sermaye, tarikatlar ve bölücü-İslamcı-Kürt dayanışmasının başarılı olduğu doğru. Devletin bütün ideolojik aygıtlarını tam olarak ele geçiremediler ki buna uygun bir anayasa yapsınlar. İttifak yaparak ele geçirdikleri sadece siyasi iktidarın bir parçası.

Batı destekli irticaının ideolojisi dindir. Yani orta çağ ideolojisidir.

Batı destekli bölücülerin ideolojisi Kürt milliyetçiliğidir.

İşbirlikçi sermayenin ideolojisi ise işçi sınıfının üzerine tam hâkimiyet kurmaktır.

Baktığımızda siyasi iktidarı ele geçiren bu ittifakın ortak bir ideolojisi yoktur.  

Ortak ideolojileri yoktur.

Ortak düşmanları vardır.

Ortak düşmanları da tektir. Ordu ve onun ideolojisi Kemalizm. Başka bir deyişle devletin ideolojik aygıtları içinde "zor kullanmayı sağlayan" orduyu ele geçirmek.

Bunu kazanmaları için büyük bir savaştan geçmeleri gerekiyor.

Şunu başarabileceklerine ihtimal veriyorum.

Yeni anayasa diye özelleştirmeyi (yabancılaştırma) kolaylaştıracak hükümler getirebilirler. Birde eğitimde yani toplumu yeniden üretmede sermayenin taleplerine uygun değişiklikler yapabilirler.  Onu da arkalarına dış güçleri (Amerikan ordusu+ab) alarak yürütürler. Daha fazlası için iç savaş gerekir.

Bunu yapamazlar.

Başaramayacaklar.

Bülent Esinoğlu


SÜREKLİ SEÇİMLER VE DARBELER ZİNCİRİNİN YENİ HALKALARI (2)  Ağustos 2007

Sayın Necdet Sezer'in Cumhurbaşkanlığı süresinin ne zaman biteceği seçildiği gün biliniyordu. Yerine nasıl seçim yapılacağı da.

Yeteneksiz, yetersiz, bulunduğu yerlere nasıl geldikleri bilinen yetkili kişiler Cumhurbaşkanlığı seçimini engellediler. Erken seçime yol açtılar ve %47 ile yeniden iktidar oldular.

“Ulusu genel seçimlerden soğutmak, Anayasa ilkelerini hiçe sayan yasa çıkarma süreçlerini birbiri içine katmak, koleksiyoncu eski askerleri izleyip tutuklayarak askeri halkın gözünde çeteler olarak göstermek, korumaları ile üsteğmenleri dövmek, her fırsatta Cumhuriyet'in temel kurumlarıyla alay etmek, AB sürecini geldiği kökene uygun bir mantıkla karmakarışık etmek için elinden geleni yapmak, ABD ile TC ilişkilerini iki devletin ilişkileri olmaktan çıkarıp tam bir kriz ortamına sokmak, Kıbrıs'ı açmaza, Kuzey Irak'ı savaş ortamına sürüklemek.” Temelinde yürütülen seçim propagandalarına. Ulusa “dağlar pasta denizler limonata” vaatlerini ve Başbakanlık kanalıyla dağıtılan paraları da ekleyerek büyük bir seçim zaferi ile başarılarına yeni bir başarı eklediler.

Bu başarı kalıcı, ulusun geleceği için iyi sonuçlar verecek bir başarı mıdır? 

Yoksa başarı kazananların gününü gün etme politikasının adım adım ülkeyi sürüklediği kocaman bir fiyasko mudur?

Reel ekonomide düzelme yok. Esnaf kan ağlıyor. Kırsal alanda insanlarımızın kız çocuk parası, erkek çocuk parası, yaşlılık parası, yoksulluk parası, kömür desteği, gıda yardımı adı altındaki Valilik ve Kaymakamlıkların kurduğu partizan komisyonlarının kapısında dilenci haline getirilmiş. Bir yanda oy diğer yanda parasal yardım ikilemine yurttaşlar sokulmuş.

Seçim vaatlerini uygulamaya koyma yolunda İşçi sözleşmeleri, grev oylamaları, kitlelerin yoğun iyileştirme talepleri ardı ardına geliyor.

Bunlara bir de gittikçe artan sayıda AKP kadrolaşmalarından büyük gelirler sağlayan avantacılar, ayaktakımı artarak ekleniyor. Üretimden hızlıca kopanlar bu avantacı ve ayaktakımına katılıyor.

Siyasal iktidarın 2007 seçimleri öncesinde yaptığı “dağlar pasta denizler limonata” popülist politikası piyasalarda 3,5 milyar dolar Temmuz 2007 bütçe açığı olarak ortaya çıkıyor.

ABD borsası hapşırınca bizde dolar yükseliyor, Borsa sert bir düşüş yapıyor. Sokak hareketlenmeye başlıyor, terör durmuyor artıyor.

Erken Genel Seçim, Meclis Başkanı Seçimi, Cumhurun Başkanı Seçimi, Anayasa Referandumu için oylama seçimi, Genel Yerel Yönetim Seçimleri ardı ardına geliyor.

DP İktidarının popülist politikaları zamanın egemenlerini rahatsız etmişti, 27 Mayıs Devrimi’ne egemenler bu yüzden karşı çıkmadı, tersine destekledi.

1961 Anayasası’nın getirdiği özgürlükleri kısıtlayan AP İktidarı popülist politikalarla egemen güçlerin paylarını dağıtmaya başlayınca Genel Kurmay Başkanı Anayasal hakların topluma fazla geldiğini söyledi ve 12 Mart uygulandı egemen güçlerin istediği değişiklikler yapıldı, 12 eylül de popülist politikaların yarattığı siyasal ortamda çalışan kitlelerin özellikle DİSK örgütlenmesi altında işçi haklarının gelişiminin “DGM’yi ezdik sıra MESS”te sloganı ile yürümesi ve geniş halk kitlelerinin sistemden daha fazla pay almaya başlaması egemenlerin 12 Eylül ile rahat nefes almalarını sağladı.

AKP’nin popülist politikaları, avantacıların ve ayaktakımının ekonomik taleplerini karşılamaya yönelik sürekli seçimlerde sürekli popülizm uygulamaları, egemen güçlerin özellikle artık ete kemiğe bürünmüş olan Türk Mali Sermayesi’nin rahatsız olduğu bir boyuta ulaştığını söylemenin zamanı gelmiştir.

Demek ki muhtemel bir darbenin en güçlü savunucuları Türk Mali Sermayesi olacaktır demek yanlış değildir. Önüne geleni darbeci diye suçlayıp tutuklayanlar, takibata uğratanların eğer gerçekten darbelere karşı olmaları ciddi ise öncelikle AKP kadrolarının gözü dönmüşçesine uyguladıkları avanta kapma ve haksız çıkar sağlama, ciddi bir üretim planlamasından yoksun gidişi sürdürme yolundan bir an önce dönmeleri gerekir.

AKP Siyasal Kadroları iç ve dış borç politikaları, bunun gerektirdiği ABD-AB yanlısı uygulamalar yoluyla ülkeyi soktukları çıkmazdan, 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül öncesi iktidarları gibi “asker gelsin ülkeyi de bizi de kurtarsın” mantığı ile hareket ediyorlarsa yollarına devam edeceklerdir.

Darbeyi Türk Mali Sermayesi ile birlikte destekler hale düşen AKP politikaları karşısında Darbe sürecinde üretim güçlerini örgütleyen kurumların doğru bir politik önderliğe ihtiyacının karşılanması gereklidir. AKP’nin popülist politikaları Türk Mali Sermayesi’ni darbeciliğe sürüklemektedir, darbeciliğe sürüklenen ülkenin önünü açacak olan ise üretime dayalı örgütlenme ve doğru bir siyasal önderliktir.

ulusalodak


TÜRKİYE - KIBRIS AYRILMAZLIĞI

İsa Kayacan - Ağustos 2007

Kıbrıs, Türkiye’nin gündeminden hiçbir zaman çıkmadı, çıkmamalı.. Bu gerçeğin dışında hareket etme, politika üretme gibi yanlışlıklara da itibar etmemek gerekiyor. Gerçi zaman zaman, Kıbrıs konusunda istenmeyen, beklenmeyen yada itibar görmesi mümkün olmayan adımlar atılmıyor değil..

Kıbrıs konusunda, tavizkar politikalar içine girenler, girecekler, “verelim, kurtulalım” teslimiyeti içine girenler, girecekler iyi bilmelidirler ki, Kıbrıs konusunda 1950’lerden başlayan, Kıbrıs görüşmeleri için Londralarda uçak kazası geçiren, ama kurtulan, 27 Mayıs 1960 darbesiyle, darbecilerin yüksek adaletleri sayesinde demokrasi şahidi olan Adnan Menderes’ten tutun da, sonraki hükümetlerde görev yapanların tümü, Kıbrıs için değişik mücadelelerle, taviz verme bir yana, uzun uzadıya mesai harcamışlar, Türkiye’nin aleyhine olabilecek noktalara gelmemişlerdir, getirmemişlerdir.

Kıbrıs mücadelesinin, Kıbrıs kanadında mücadele veren, rahmetli Dr. Fazıl Küçük ve halen bir çınar  gibi hayatta bulunan Rauf Denktaş, Kıbrıs mücadelesinin önemli liderleridir, yürütücüleridir. Hem de taviz vermeden…

TARİHİ GERÇEKLER

Tarihin derinliklerine, sayfalarına baktığımız zaman gördüklerimiz, Kıbrıs gerçekleri olarak karşımıza çıkarken, “verelim- kurtulalım”la geçiştirilemeyecek kadar önemli, anlamlı ve düşündürücü görünüyor. Hele Yunanistan’ın, Kıbrıs üzerinde hiç mi hiç hakkı ve söz söyleme yetkisi bulunmamaktadır. Şöyle bir bakalım:

-Kıbrıs, tarihte bir gün dahi Yunanistan’a ait olmamıştır. Türkiye, Kıbrıs Adasını Osmanlı döneminde 1571 yılında Venediklilerden alıyor.

Coğrafi bakımdan da baktığımız zaman, Kıbrıs adeta Anadolu’nun bir uzantısı ve parçasıdır. Kıbrıs Yunanistan’a 40 mil, yani 70 km uzaklıkta göründüğüne göre, bu anlayış fizik kanunlarına da aykırı görünmektedir.

-Türkiye’nin, daha doğrusu Türkiye’deki hükümetlerin zaman zaman getirdikleri Kıbrıs politikasındaki yumuşamalar, Yunanistan’ın heveslenmesine neden olmuştur.

Burada, sun’i ve kasıtlı olarak oluşturulan nüfus çoğunluğu, olmayan haklılığın varoluşunu ortaya koyar biçimde gösterilmek istenmektedir.

Kıbrıs’taki nüfus varlığıyla ilgili yapılan yanlış değerlendirmeler, gerçeklerle bağdaşmamaktadır.

HATIRLAYALIM

Türkiye, iki toplum federasyon formülü üzerinde dururken, Yunanistan sürekli ENOSİS hayali etrafında dönüp durmaktadır. Türkiye, Kıbrıs’ın tamamen kendisine ait olduğunu sürekli savunmak , tarihi gerçeklerle ortaya çıkarmak, oturduğu masalar etrafında bu gerçeği savunmak zorundadır, durumundadır.

Tarihin içinde bir yolculuk yaparsak görürüz ki; Tarih boyunca  Kıbrıs Adası sırasıyla Mısır, İran, Asur, Roma, Venedik, Ceneviz, Osmanlı devletlerine ait olmuş, hiçbir zaman Yunanlılar ait olmamıştır, tarihte böyle bir kayıt yoktur.

Türkler Kıbrıs Adası’nı Osmanlı İmparatorluğu döneminde, 1571 yılında Rumlardan ve Yunanlılardan değil, Venediklilerden almışlardır. 1877 yılında Rusya ile savaş sonrasında Kıbrıs Adası İngiltere’ye özel koşullarla (Padişahın Ada üzerindeki hukuki hükümdarlığına halel gelmemek üzere) geçici ve emanet kaydıyla bırakılmıştır.

GÖRÜNEN O Kİ

Geçmişte, Kıbrıs’ın Yunanistan’la, uzaktan yakından ilgisi olmamıştır.. Bu tarihi gerçeklerin bile, Kıbrıs’ın Osmanlıya, oradan Türklere, yani bize ait olduğu kesinliğini nasıl görmemezlikten gelebiliriz, gelinebilir, gelebilirler?.

AB çerçevesinde ve görüşmeleri çerçevesinde, Kıbrıs gerçekleri dışına çıkarak, taviz vererek politika üretmek, hiç kimsenin hakkı değildir, yetkisi değildir.

Türkiye-Kıbrıs ayrılmazlığındaki gerçekler ortadadır. Gözümüzle görüp, kulağımızla duyup, beynimizle değerlendirelim… Kıbrıs-Türkiye bir bütündür, bütünlük içinde kalmaya devam edecektir.


SEÇİM SONUÇLARINA GÖRE GENEL BİR DEĞERLENDİRME 

Cumhur UTKU/ 28 Temmuz 2007

Seçimin kaybedilmesinde bütün faktörler sıralanabilir (erzak paketleri, kömür çuvalları, muhalefet partilerinin tembelliği ve inandırıcı olmamaları, Akepe’nin parası, çalışkanlığı vs.). Bu sıralamaya 12 Eylül’den beri özellikle gençliğin siyaset dışı bırakılması da eklenebilir.  Ama seçimin galibinin işbirlikçi iktidar partisinin olmasının nedeni sıralanan faktörlerin dışında da aranmalıdır. Çünkü bütün bunların toplamı %47 edemez. Sosyolojik bir değişimin var olduğu değerlendirilmelidir. Gerek seçmen (halk)  gerekse seçilmek istenen (siyasal parti yöneticileri) devlet yönetimini ciddiye almamaktadırlar. İşini ciddiye almamak alışkanlığı insanlara eğitimle aşılanmıştır ve yüksektir. Bizi biz yapan değerler kaybedilmiştir. Yozlaşma yüksektir.

Halkı suçlamanın da ayıp sayılması değerlendirmelerin sosyolojik tarafını örtmektedir. Özellikle İktidar partisinin hem yolsuzluklarını hem de vicdanları satın almasını (Kızılay’dan daha güçlü duruma gelen Deniz Feneri derneği yardımları dâhil)  gördük, bas bas bağırdık ama engel olmadık. Fukara halkın satın alınmasına, milli olmayan zenginlerin (burjuvazinin) tehdit edilmesine seyirci kaldık.

Bir hediye oyuncak, bir paket kahve, bir çuval kömür orta tabaka halk için gereksinimi olmasa bile adam yerine konulma ve değer verilme anlamına geldi. Bunun bir Fethullah Gülen taktiği olduğunu da fark etmedik! Çünkü değer yargıları kısa sürede değişen bir halk vardı. Biz yalnız Cumhuriyetin tehlikede olduğunun farkındaydık. Oysa halk da tehdit altında imiş. Görmedik, göremedik. Halkla beraber değildik ki! Kahvehanelerde sohbet etmeyi halkı tanımak zannettik! İktidar, dört buçuk yıl içinde günlük çıkara dayalı bir sosyal değişim yaratmıştır. İstihdam yaratamayan iktidar halkın yarısına yakınını halkın tamamından aldığı gelirle yandaş haline getirmiştir. Seçim sonuçlarını görmeseydik ayrılık yaratan ve bölen bu değişimin hala farkında değildik.

Mezarlıklardaki defin işlemlerinden Toplu Konut İdaresinin (TOKİ) dağıttığı tapulara kadar halkı memnun etmenin iktidar yatırımı olabileceğini de kestiremedik… Halkın ne Irak, ne AB, ne demokrasi, ne sosyalizm ve ne de askerin tutumu umurundadır.  Slogancı partileri umursamamış, geleceği kuracak partilere güvenmemiş, günlük erzakını veren partinin erzak dağıtımına seçimden sonra da devam edeceğine inanarak delikanlı Tayyibe oy vermiştir.

Kürt ayrılıkçıları, federasyon isteyenler, silah bırakmış PKK’lılar ve katil PKK elebaşının avukatları meclise girmişlerdir. Buna rağmen bunlardan daha fazla halk desteğini alan vatansever partiler gene meclis dışındadır.

Bu fotoğrafı önümüze koyan ve kıs kıs gülenler kimlerdir? Bunlar eğitimi yarım, sağlığı yarım, sosyal ve milli güvenliği yarım bırakılmış milletin tufeyli çocuklarıdır.   Bunlar halkın geleceği ile dalga geçenlerdir.  Bizi susuz bırakanlar bunlardır. Bunlar hep yönetmeye kalkan ama sonra küplerini doldurmaya yönelenlerdir. Hakça dağıtacağız bu pınarın suyunu deyip pınara el koyanlardır. Seçim kampanyalarında senin benim harcayamayacağımız paraları saçıp sonra bunu misliyle çıkartanlardır.

Bunlar merkezi yönetime isteklidirler. Çünkü merkezi yönetimde getirim (rant) hem yüksek hem de korumalıdır. Yasama, yürütme, yargı umurlarında değildir.  Bunlar yıllardır yönetim tarz, şekil ve cinslerini birbirine karıştırıp siyaset tüccarlığı yapmış ve satmışlardır memleketin anasını…  Bunların partileri ayrı olabilir, ama vicdanları aynıdır. Bize benzemezler çünkü bizden değillerdir.

Buna rağmen halkın %53’ünün emperyalist tehlikenin farkında olduğu, bölünme ve gelecek endişesi taşıdığı bir gerçektir ve ayrıca değerlendirilmelidir. Bu sonucun alınmasında Türk Silahlı Kuvvetleri Komutanlarının etkisi söz konusu değildir. Ama Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın “Vazifeyi ihmale sürükleyen merhamet, memlekete ihanettir!” sözü günümüzde her kesim için geçerlidir.


 DERT ANLATMAK!...

 

        Dert’de neymiş ki. Acı, keder, hüzün, çile, üzüntü.

         “Bu ne acı, bu ne keder

         Sus kalbim sus artık yeter

         Bu dert ölümden de beter .....” yani.

         “Çile bülbülüm çile” gibi.

         “Ben ne ettim feleğe

         Düştüm bitmez çileye” dir.

         Ve anlatılsa belki biter, azalır, umutlanırız.

         Şarkıları yapanlar, türküleri yakanlar bilge, ince insanlar.

         Etkilenmiş, duygulanmış, iletmek yaymak istemiş. Neşesini, kederini. Özellikle kederini

         “Kimi dertten içermiş, kimi neşeden”

         “Dert verip, derman aratmasın yaradan” Öyle olsa, her şey düzgün ve dümdüz. Hoş olur mu acaba?

         Yani insan aramasa, sormasa.

         Oysa yaşamak öyle dümdüz olası değil. Can sürdürmenin “Can derdine düşüp” yol, yordam aramanın kaçınılmaz gerekleri var.

         “Aman dünya ne dar imiş

         Dert çekmesi ne zor imiş” diyor.

         “Bulamadım derdime çare”

         “Aman dostlar derdime bir çare” deyip arıyor.

         Yapayalnız, ıp ıssız “Derdimi anlatırdım ıssız geceler aya” anlatabilse, ay anlarsa yoluna ışık, gönlüne umut sunsa.

         Ay, belki uzak kalır. Acep dost bildiklerine iletse.

         “Garip kaldım yüreğime dert oldu.

         Ellerin vatanı bana yurt oldu.”

         El oğlu yurduma el koymaya kalkıyor. Gelecek pek karanlık, gönlümüz hoşnut değil.

         Olur mu canım, ne karanlığı, ne el koyması, ne yurdu. Ne güzel yiyip, içiyor, gezip, yatıyoruz.

         Ve, gördüm “Derdimden anlayan yok

         Halin nedir diyen yok”lardasın.

         Konuş, belki dinleyen, anlayan olur.

         Öyle ya insan konuşarak anlaşır.

         Ya duymaz, dinlemez, bilmek istemezse. Görmez, söylemezse. Körler, sağırlar. Ve bilgisiz fikirlerle, güvensizlik, ön yargı, yargısız infaz başlarsa.

         “Dert üstüne dert ekleriz”

         “Dertli dolap” döner durur.

         “Ben derdime hiç çare bulmam saki” mi dersin.

         “Derdim çoktur hangisine yanayım” mı. Yanmak olası, hem de aydınlatıcı olur mu dersin. “Sen yanmasan, ben yanmasam, Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa”,  Ya da

         “Sen benim derdime deva bilmezsin”. O bilmezse bir bilen arasan.

         Gördük ki, anlatmak kolay değil. Çekmek de zor. Kurtulmak gerek.

         Artık, “Derdimi, dileğimi sakladım gizli tuttum”u bırak

         “Derdimi ummana döktüm, asumana inledim”. “Bekledim ta fecre kadar” dedin.

         Ne güneş doğdu. Ne çare geldi.

         Küçüğün mektebi, büyüğün işi yok. Ürünüm değersiz, gelirim yetersiz. Doluya koysam almaz. Boşa koysam dolmaz.

         Onlar bir eli yağda, bir eli balda gönenir, dönenirler.

         Aldatıldım, kandırıldım, kenarlara atıldım. Anam ağlıyor.

         O da der ki, “Al ananı git” başımdan, “Bana mı sordun” şeyini şey ettiğimin şey”. “Senin çocuğunda işsiz kalsın, otur yerine”.

         “Dertleri zevk edindim

         Ben de neşe ne arar” demeyeceksin.

         Aklını, sabrını, yurduna-yurttaşına güvenini, umudunu koruyacaksın.

         Elbette, akıl, hak bilinci devreye girecek.

         “Dertli ne ağlayıp gezersin burada.

         Ağlatan bir gün güldürür’ü” göreceksin.

         Onlar inat edecekler.

         Biz “Abdullah”lar, “Fettullah”lar, “AB!”ler, “ABD!”ullahlar, bu işleri biliriz.

         “Babalar gibi satarız”. Sizi kenara atarız diyecekler.

         Arayacaksın.

         “Açık alınla” dertten kurtulman gerek.

         Şimdi “Bir musibet, bin nasihat” olacak.

         “Ha!... bu bana ders olsun”dasın.

         Canın sağ, yüreğin pek, alnın açık, bileğin güçlü olsun.

         Susma, söyle, derdini duyanı, anlayanı bul. Gücünü topla. Hakkını al.

         Etme, tutma; tarafsız, lekesiz, yasal ol. Akıllı ol, insaflı ol.

         Hakkı, hukuku çiğneme, es geçme diyeceksin.

         Olur mu canım.

         İlle de benim olacak. Ben olacağım. “AB’im bana öyle dedi. “ABD”em de. Ben hak ettim.

         Cumhuriyetmiş, laikmiş, demokratmış ben anlamam, dinlemem.

         Ben ne dersem o olur.    

         O zaman, görün, duyun yurttaşlar diye çağıracaksın. Umudu, direnci göreceksin.

         Yine de anlamadı. Koca toplumu tek kişinin iki dudağı arasına kıstırdı. Küstürdüyse. Kuşkusuz teslim olmayacaksın.

İyigün Pulat


Kütahya Yollarında

Mahiye Morgül, Temmuz 2007

 

                Talât Paşa Komitesinden arkadaşım uzman eczacı ve patent avukatı Vildan Kayacan ile birlikte Kütahya yollarına çıktık. Ermeni Soykırım yalanını çiğnemeye gittiğimiz Lozan’dan beri bir çok yere birlikte gidiyoruz; Paris, Diyarbakır, Adana mitinglerinde birlikte olduk, aynı otel odasında kaldık, derken ablası oldum. Şimdi onu desteklemeye seçim bölgesine onunla birlikte gidiyorum.

İkimiz de ilk kez bir partinin ve İşçi Partisinin seçim çalışmasına katılıyoruz. Kütahya’da bir önceki seçimde silme alan iktidar partisinin en büyük rakibi şimdi Vildan Kayacan. Böyle bir özgeçmiş, birikim ve donanım orada başka hiçbir partinin adayında yok. Zaten bu seçimlerde kiminle konuşsak İşçi Partisinin kadrolarındaki bilgi birikimi hiç birinde yok diye hemen teslim ediyorlar.

Vildan Kayacan’ı daha fazla merak ettirmeden özgeçmişini dağıttığımız broşürden buraya alayım:

“1962’de Simav’da doğdu. 1961-1964 yılları arasında Simav’da Kaymakamlık ve Belediye Başkanlığı görevlerini yapan ve daha sonra Simav halkının genel isteği ile 1970-1972 yıllarında tekrar kaymakamlık yapan Rahmetli Ali Kayacan’ın kızıdır. Vildan Kayacan Gazi Üniversitesi Eczacılık Fakültesinde Farmasötik Teknoloji yüksek lisansını tamamlamıştır. Hazırladığı tez 2000 yılında Uluslararası Farmasötik Teknoloji Sempozyumunda birincilik ödülüne layık görülmüştür. 1996 yılında Patent ve Marka Vekili olmuştur. Ayrıca Avrupa Patent Vekilidir. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Avrupa Topluluğu Yüksek Lisans dersleri almıştır. 2003 yılında Sağlık Bakanı tarafından kendisine danışmanlık teklif edilmiştir. Kendisi bu teklifi kabul etmemesine rağmen Türkiye’nin çıkarları için karşılıksız olarak Sağlık Bakanlığına Patent ve Veri Korumaları için alınması gereken önlemleri konusunda rapor sunmuştur.

Aldığı eğitimler sonucu. ABD ve AB ile yapılan anlaşmaların tek taraflı olarak Türkiye’yi zarara uğrattığını görmüş ve Türkiye’nin karşılaştığı bu büyük tehlikeye karşı milli hükümet programına sahip parti olan İşçi Partisine üye olmuştur. Halen kendisine ait patent bürosunda ulusal ilaç firmalarına danışmanlık yapmaktadır.”

Böyle bir özgeçmişi okuyan Kütahyalılar onun için gönüllü çalışmaya başladılar. Kütahya ilk defa bir bayan milletvekili çıkaracak ve onu 1.sıradan aday gösteren partiye oylar akacak görünüyor.

Tanıtım broşürlerini dağıtmak üzere kavşakta durup, “Ben sizin milletvekili adayınızım, oylarınızı bekliyorum” diyerek gelen geçenin ilgisini çekerken, içlerinde kulağımıza eğilip, ”Ulusal Kanal’ı izliyorum, bizim evde size bizden … oy var” diyenler oluyordu. İlk akşam bu broşürü okuyup da ropörtaj yapmak isteyen Kütahya Zafer gazetesi geldi. Gazetenin sahibi eczacıymış ve ülkemizin yabancı ilaç tekellerine nasıl peşkeş çekildiğini çok iyi bildiğinden, yerli ilaç şirketlerinin hakkını savunan ve davalar kazanan Vildan hanımı desteklemeye karar vererek görüşmeye geldi. (Bu destek seçime kadar devam edecek.)

2 Temmuz akşamı merkez köylerdeydik. Körs köyü alevi köyüydü. Köy kahvesinde 40 kadar orta yaşlılar vardı. Söz sırası bana geldiğinde onlara “Sivas ellerinde sazım çalınır” türküsünü söyledim, 2 Temmuz’un bir Amerikan planı olduğunu söyledim; Alevileri devlete küstürmekti asıl amaç, ülkemizi Irak gibi dinsel parçalanmaya hazırlıyorlardı. İktidarda bulunan koalisyonda Alevilerin oy verdiği bir parti de vardı ve Madımak katliamına engel olunamamıştı. Onlara “bakın sizi kendi devletiniz koruyamıyor” mesajı verildi. Fakat tutmadı, Türk Alevileri sağ duyu sahibidir;  ülkemizin asli unsuru olduklarının bilincinde hareket ederek bu oyuna gelmediler.

Körs köylüleri gece saat 23.00 de bizi tek tek kucaklayarak dualarla ayakta el sallayarak yolcu ettiler.

Halkın elinden alınıp yabancılara satılarak kapatılan, 5 bin kişiyi işsiz bırakan, Kütahya AZOT Fabrikasını yeniden açmaya söz vererek ayrılıyoruz. Tavşanlı’da Tunçbilek kömür işletmelerini yeniden açmaya söz veriyoruz. Çünkü Kütahya halkı kocalarının ve çocuklarının işsizliğini konuşuyor! Özelleştirmeyi, IMF dayatmalarını durdurma programı sadece İP’de var, Kütahya halkı bu nedenle İşçi Partisini konuşuyor.

İşte, tam Kütahya yollarında bunları konuşurken, gündeme tak diye PETKİM satışı girdi. Seçim öncesi hangi iktidar bu satışı göze alır diyorum. Pervasızlık bu. Oy kaybetmeyi göze alarak hem de,  babalar gibi satmaya devam ettiğini Dünya Bankasına ispatlamaya bu ne cesarettir!

1912 Balkan Bozgunu günlerini yaşıyoruz!

 

Ağla gözüm ağla PETKİM satıldı

Vatanın bağrına oklar atıldı

Ağla gözüm ağla figan yaraşır

Vatansız gönüle tufan yaraşır!

(Aka Gündüz’den “Bozgun” şiirinden esinlenerek)

 

6.7.2007


SÜREKLİ SEÇİMLER VE DARBELER ZİNCİRİNİN YENİ HALKALARI (1) Haziran 2007

Sayın Necdet Sezer'in Cumhurbaşkanlığı süresinin ne zaman biteceği seçildiği gün biliniyordu. Yerine nasıl seçim yapılacağı da.

Yeteneksiz, yetersiz, bulunduğu yerlere nasıl geldikleri bilinen yetkili kişiler Cumhurbaşkanlığı seçimini engellediler. Bu kişiler, 2002 seçimleri ile sandıktan %28 oy almış bir partinin yetkilileri, Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç'tır. Bizleri Başbakanlık, Dışişleri Bakanlığı, Meclis Başkanlığı koltuğunda temsil eden Allah'ın bildiği gibi yapması için dua ettiğimiz "zatı muhteremler". 

Niçin engellediler, neden engellediler, neden kendileri dışında bir üçüncü kişinin Cumhurbaşkanlığına seçilmesini uygun görmediler. Çeşitli yönlerle incelenmesi gereken siyasal deneyim, kültürel birikim, kişisel hırs ve öngörü yoksunluğu, kin ve öcalma duygusu ile açıklanması zor bir durumun aktörü oldular.

Açıklanması zor durumun bu aktörleri dünü düşünmeden şimdi, yani 2007 seçimlerinde 400 kişilik bir parlamento üyeliği verilmesini istiyorlar. Yoksa yeni bir seçimin kaçınılmaz olduğunu yayıyorlar. Bununla kalmıyorlar, örgütlerini bu seçim önemli değil bundan sonraki seçimlere hazırlanın diye de uyarıyorlar. Konuşmalarında yeni bir seçimin imasında da bulunuyorlar. Listelere giremeyen yüzü aşkın milletvekilini de 2007'den hemen sonra yapılacak bir yeni erken seçimin çalışması sarmış durumda.

Ulusu genel seçimlerden soğutmak, Anayasa ilkelerini hiçe sayan yasa çıkarma süreçlerini birbiri içine katmak, kolleksiyoncu eski askerleri izleyip tutuklayarak askeri halkın gözünde çeteler olarak göstermek, korumaları ile üsteğmenleri dövmek, her fırsatta Cumhuriyet'in temel kurumlarıyla alay etmek, AB sürecini geldiği kökene uygun bir mantıkla karmakarışık etmek için elinden geleni yapmak, ABD ile TC ilişkilerini iki devletin ilişkileri olmaktan çıkarıp tam bir kriz ortamına sokmak, Kıbrıs'ı açmaza, Kuzey Irak'ı savaş ortamına sürüklemek.

Bunlara ulusun Cumhuriyetçi moral ve estetik değerleri yerine "ümmetçi normları" koymayı, ulusun hangi etnik kökenden gelirse gelsin birliği yerine 36'ya varan ayrımı sokmayı, ayrılıkçıları iktidar ortağı görmeyi de ekleyelim.

Reel ekonomide tam bir fiyasko var. Esnaf kan ağlıyor. Kırsal alanda insanlarımızın kız çocuk parası, erkek çocuk parası, yaşlılık parası, yoksulluk parası, kömür desteği, gıda yardımı adı altındaki Valilik ve Kaymakamlıkların kurduğu partizan komisyonlarının kapısında dilenci haline getirilmiş. Bir yanda oy diğer yanda parasal yardım ikilemine yurttaşlar sokulmuş.

Elinde yatırıma yönelmezse eriyecek emperyalist sistemin soygun paralarını tutan küresel çetelere yurdun bütün kaynakları OYAK'lara varıncaya kadar açılmış.

Tablo bu.  

ulusalodak


OYAKBANK’IN SATIŞI DURDURULMALIDIR!

Cumhur UTKU, 21 Haziran 2007 / ANTALYA

OYAK’IN MAKSADI SOSYAL GÜVENLİKTİR

    27 Mayıs 1960 devrimi sürecinde yapılan uygulamaların biri de Orduyu daha modern bir duruma getirirken Ordu mensubu General, Subay ve Astsubayların görevlerini daha uygun koşullarda yapabilmesini sağlayacak maddi olanaklarını iyileştirecek ortamları yaratmaktı. Bu maksatla özel kanunla kurulan Ordu Yardımlaşma Kurumu (OYAK) geçen bunca yıldan sonra büyümüş ve günümüzde 60 şirketli mal varlığı ve çeşitli sektör üretimleriyle Türkiye’deki yeni piyasacı uygulamaların en büyük holdingi haline gelmiştir. –bence holdingden de beter bir büyüklüktür- Bundan kimlerin övünç, kimlerin üzüntü duyması gerektiği ise halen tartışılmaktadır. Hala üyelerinin maaşlarından her ay aldığı nakit paranın değerlendirilmesini altın değeri üzerinden yâda aktüer karlılık üzerinden değerlendiren üyeler haklılıklarını kanıtlamak için mahkemelere dahi başvurmuşlardır. OYAK münakaşaları sürüp gidecektir. Sesini çıkart(a)mayan görevdekiler ile emekli olup üyelikleri devam edenler arasındaki benzeşmeler de gittikçe değişime uğramakta, uğratılmaktadır.

    OYAK kuruluşları Ordu mensuplarının yani kamunundur. Kontrol altında, milli ekonomik politikaların emrinde ve piyasa koşullarında akılcı yönetimlerle karlılığa ulaşmaktadırlar. Neden KİT’ler bunu becerememiş ve satılmıştır? Acaba beceriksiz yönetimler becerikli hale getirilmeden satılmak mı istenmiştir? Hazır yatırımları satın alan, yatırım yapmayan yabancıların memleketimiz ekonomisine faydası nedir? Günlük gazeteleri okumadan güne başlamama alışkanlığı çok olan subay, astsubay ve onların emeklilerinin dikkatleri geçtiğimiz günlerde gazete haberleri ve köşe yazılarıyla Oyakbank’ın satışına çekilmiştir. Hazır portföy, haksız rekabet ve nakit para desteği ile bu bozuk piyasa şartlarında büyüme ve güçlenme örneği gibi gözüken banka şirketinin satışında ders alınacak ve değerlendirilecek yönleri bulup çıkartmak “İktisadi Gerçek”in peşinde olanların görevidir.

    Bu satışta Oyakbank’ı OYAK’ dan ayrı değerlendirirsek bence ekonomik değil ama sosyolojik bir yanlışa düşeriz. Oyakbank’ın satışı, OYAK’ın kuruluş amacını aşmıştır. Ben kendimi aldatılmış hissediyorum bile… Daha da ileri giderek bu anamalcı piyasa koşullarını, küreselleşen şirketleri, yeni CEO’ların ortak gösteri dünyalarını izleyerek aldatıldığımı kanıtlarım.  Çünkü ben lojmanların karşısındaki bakkal yerine lojmanların içindeki kantinden alış veriş yapmayı yeğleyen bir kültürden geliyorum. Benim için mal kalitesinden önce hizmet kalitesi önde gelir.  Bu kültürün devamının da devletçilik olduğunu biliyorum. Kamu hukuku, kamu maliyesi olabilmekte de kamu iktisadı neden olmamaktadır? Oysa bence Oyakbank, OYAK’ın bankası olduğu için bir kamu kuruluşudur. Ya da tam KİT’ler gibi olmasa da kamusal bir şirkettir… Hep özel sektörcü görüşlerin egemen olduğu medyatik ve şovcu yönetim söylemleri bize Oyakbank’ın işleyiş biçimini öne çıkartarak özel sektör kuruluşu gibi göstermektedir.  Bu yönden de bakıldığında büyük bir aldanış içinde buluyorum kendimi.

TİCARET MASAYA YATIRILMALIDIR

    Elbette 2,7 milyar dolar perakendede değil de yatırımda kullanılırsa daha faydalı olacaktır. Pek iyi de bana bankacılık hizmetini kim verecektir?  Bana bundan sonra Hollandalı ING şirketinin CEO’su mu “Emrinizdeyiz!” diyecek? Bütün değerleri alt üst eden sloganlarla kurulup şimdi gene bütün değerleri alt üst ederek satışa sunulan Oyakbank perakende ticaret yapmamak uğruna ve bana sormadan satışa çıkıyor. Beni geçin, sizi bu slogan için mahkemeye veren o Cizre’deki Tnk. Yüzbaşı’sına sordunuz mu bankayı satmak için?  AXAOYAK Sigorta AŞ.’nin %50 ortak olduğu Fransız AXA Şirketinin yediği herzeleri soruşturup ortaklığı iptal edemeyen-etmeyen- OYAK Yönetim Kurulu nasıl olmuş da bankanın iptalini-satışını- karar altına alabilmiştir?

    Gerek Erdemir’in alınmasında gerek Oyakbank’ın satılmasında karar vericiler kimlerdir? OYAK Yönetim Kurulu mu? OYAK Genel Kurul üyeleri mi? Yoksa Genelkurmay Karargâhındaki Şirket ve Vakıflardan sorumlu Şube Müdürlüğü mü? Alış verişlerde kamuoyu ve üyelerin tepkileri neden düşünülmemiştir? Askerin ticaretten anladığı ve onu çok iyi yaptığı son beş yıldır kanıtlanmıştır. Acaba ticaretten mi anlamaktadır yoksa ticaretten anlayanları yönetmekten mi? Askerin kişisel olarak ticaretle uğraşması yasal değildir.  Eşinin sigorta acentesinde tatil günü sivil kıyafetle görünen bir subay etik davranmıyor demektir. Komutanı tarafından sorgulanmalıdır. Karar verenler; yanlış yaptınız! Yanlışınıza yanlış kattınız. Ticaret yapmakla eskiden beri yapılan yanlışı, bunu küreselleştirip hizmet yerine yatırıma yöneldiğiniz için maksat dışına çıkıp yanlış yaptınız! İyi ki bir Yunan Şirketine satmadınız! Hatta bir Güney Kıbrıs Rum bankası da satın almaya kalkabilirdi Oyakbank’ı. Hani şubelerinde yılanların yuvalandığı Mağosa’nın Maraş bölgesinde hala kapalı bekleyen bankalardan biri.

    Yavuz Sultan Selim’in savaşta atların eğerlerini tamir eden süvarilerine savaşmalarının dışında iş yaptıkları için kızdığı günden günümüze epey yol alınmıştır. Ama benim emekli olduğum günlerde -1998- iskân, ibate ve iaşe konuları hala kışlalarda eğitimden önde gelmekteydi.  Bu konulardaki yılların verdiği alışkanlık mı OYAK şirketlerinin başarısı acaba? Sağlam görev yapmak için sağlam durmak, sağlam durmak için de maddi olanakları iyileştirmek kaçınılmazdır. Ama bu olanakların ucu kaçırılır ve bu büyümenin nemalanması da üyelere son iki yıldır tam anlamıyla yansıtılamazsa  –ki benim emekli sisteminden üç aylık aldığım maaşımda kayda değer artış olmamıştır- OYAK bu kez daha bir ayrıntılı masaya yatırılmalıdır. OYAK, şöyle bir kamuoyu araştırması yapılmıştı ama neticesi ne olduydu bilemiyorum. “OYAK Kurumu üyeliğinin maddi ve manevi getirisi sizi tatmin ediyor mu?” Bu sorunun, son alış verişlerden sonra bir daha sorulması gerekir.

SATILMAMALIDIR

    Hiçbir subay ve astsubayın nemalardaki olası artışı düşünerek Oyakbank satışını onaylayacağını sanmıyorum. Aksine Oyakbank gibi bir bankanın kışla, kurum, karargâh ve kıtalardaki hizmetlerinden vazgeçilmesine evet demeyeceklerini kestirebiliyorum. Hele bu hizmetin kışla ve karargâhlarda ING işaretli ATM ve şubelerle yapılmasını düşünmek bile istemem.

    OYAK Oyakbank’ta yanlış yapmaktadır. Her şey kar, her şey nema, her şey para değildir. Atatürk Ordusu’nun mensupları da otomatik olarak ING Bankasının mudileri olmayacaklardır, olamazlar. Çünkü onlar önce nemayı sonra parayı düşünen ABD ordusunun subay, astsubaylarına benzemezler. Onlar için önce vatan sevgisi, vazife duygusu, şeref ve birlik ruhu vardır. Onlar için para tutan el kirlenir. Onlar bütün meslekleri boyunca güneşin altında eğitimde ter dökmeyi, Kantin Subaylığına yeğlemişlerdir… Türk Ordusundaki hiçbir general, subay ve astsubayın görev önceliklerinde aylık almak maddesi sıralamaya giremez. Maaşının kaç lira olduğunu ve saymanın bir yanlışlık yapıp yapmadığını arada bir maaş bordrosundaki emsallerinin hizalarındaki rakama bakıp kıyaslarlar, o kadar!  Ordu mensuplarının bu yönünü bilen OYAK yönetimi yıllardır çok rahat bir patron-çalışan ilişkisi içinde olmuştur. Bu rahatlığı ve inisiyatifi şimdiki Genel Müdürlük kendinden öncekilerden daha iyi kullanmıştır. Bütün tenkitlere rağmen Yönetim Kurulu’nun Genel Müdürlük üzerindeki etkinliği zayıftır. İnisiyatif sözü alarak OYAK’ yönetmeye başlayan Gn.Md.ün  risk almada ve parayı değerlendirmedeki başarısı OYAK’ı büyütmüş, diğer belli holdingler seviyesinin üstüne çıkartmış ama başımıza da bela olmasını sağlamıştır. Biz eskiden OYAK’ı yardımlaşma kurumu olarak biliyorduk, şimdi ise vahşi anamalcı düzende paralarımızı işletsin ve paramıza para katsın diye elimizdekileri teslim ettiğimiz nemacı bir kurum olduğunu görüyoruz…

    Bana soruyorlar: “Bu gün kendi öz bankalarını satanlar, gün gelince kendi beylik tabancalarını satmak zorunda kalmazlar mı?” diye… Nedense bu yazının içindeki diğer kavramlara herkes üstü kapalı dokunur da, böyle açık açık yazıldığında hem dikkat hem de tepki toplar. Atatürk’ün şanlı Ordusunun üniformasını tam kırk yıl giymiş biri olarak bu satırları yazmamın nedeni bu yaşımda alkış almak için değil, yabancı sermayeyi kışlalara sokmamak, konuya dikkatlerinizi çekmek ve unutulmuşları anımsatmak istediğimdendir.  Gönül şenliğiniz daim olsun.


TEHLİKE DEVAM ETMEKTEDİR!

Cumhur UTKU, 19 Mayıs 2007 / ANKARA

AKP’nin parasal gücünü ve Türk Milleti için uygun olmayan seçim sistemini görmezden gelerek bu seçimlerde tek başına iktidar olmak sizlere hayal gibi gelebilir. Oysa umudunu yitirmeyen, gerçekleri görebilen ve yurtsever olan Türk Halkı, bu hayalin gerçek olabilme çaresini bilmektedir.

İlerici Türk Halkının büyük çoğunluğunun düzlüğe çıkabilmek için inandığı şu formülün uygulanabilme başarısı, yurtsever bir önderlik iradesindedir:

CHP + DSP + SHP + İP + HP + BCP + YP + HYP + GP = Cumhuriyet Platformu’dur.

Bu formüle (çareye) daha açık anlamıyla “Cumhuriyet için ulusal anlaşma oluşumu!” denilebilir.

Bu platformun CHP çatısı altında olması doğaldır. Çünkü Mustafa Kemal Atatürk o çatı altında devleti kurmuş ve İsmet İnönü de o çatı altında Türk siyasal hayatına demokrasiyi getirmiştir. Çare “altı ok”un büyüklüğündedir. Söz konusu partiler ve onların önderlerinin tamamı üniter devletten, tek milletten, tek bayraktan yana olduklarını vurgulamakta ve altı ok ilkelerine sahip çıkmaktadırlar.

AKP’yi ortadan kaldırmak için birlikte hareket etmek ve bunu seçimden sonra da devam ettirmek zorunludur. Bu birliktelik, Türkiye’yi IMF ve Dünya Bankası reçetelerinden, işsizlik sarmalından, çaresizce AB’ne teslimiyetten ve ABD tehditlerinden kurtaracaktır.

Rahmetli Ecevit’in  “Sağlı sollu ulusal ittifak!” olarak belirttiği,  Sayın Demirel’in ise “Kırk yıl düşünsem meydanlardaki milyonlarca insanı tahmin edemezdim.” dediği ve “Gelincik Tarlaları Hareketi”nin “Birleşin!” diye haykırdığı birleşme de budur!

Böyle bir ittifak, Atatürk’te birleşmek demektir… Atatürk’te birleşmek iyi değerlendirildiğinde %40’ı bulan bir CHP çatısını iktidara götürecek ve Türkiye’nin önünü açacaktır!

CHP yetkilileri, oluşturulacak önerilerle bu partilere gitmeli, hemen, derhal ve hiç zaman kaybetmeden zemin oluşturulmalı ve birliktelik yalnız CHP+DSP birlikteliği şeklinde kalmamalıdır. Solda da, sağda da bu platforma katkılarda bulunacak ve siyasetten hiçbir çıkar beklemeyen ama çok deneyimli ve çok değerli siyasetçilerden de faydalanılmalıdır.

Önseçim yapmayan, kadınlara ve gençlere fırsat tanımayan bir siyasal yapıyı demokratikleştirme görevi, partilerimizin deneyimli başkanlarına düşmektedir. Bu ittifakın iktidara geldiğinde yapacağı ilk iş barajları kaldırarak cesaretle seçim sistemini değiştirmek olmalıdır. Bu hem önderlik becerisi ve hem de önderlik özverisi ister. Bunu sağlayacak ve bu toplumun önünü açacak siyasal önderleri Türk Tarihi unutmayacaktır. Kapımızdaki tehlikeyi savuşturacak ve altı oku tek başına iktidara getirecek olanlar günümüz siyasal partilerinin sayın önderleridir.

Çözüm, hepimizin ve başta siyasal önderlerimizin Mustafa Kemal Atatürk’ü bir fırsat olarak görmesinde yatmaktadır.

Cumhur UTKU


TARİH ÇAĞLARININ BAŞLANGICI

A.Timur Bilgiç

Tarih Yazının icadıyla başlar 

Tarihçiler, tarihsel süreci daha ayrıntılı ve uzmanca araştırabilmek amacıyla hedeflerini küçültmüşler ve tarihsel süreci tümüyle değil de bir bölümüyle incelemeyi yeğlemişlerdir. Bu amaçla da tarihsel süreci "çağ" adı verilen gruplara bölmüşlerdir. Bu grupların başlangıç ve bitişini de önemli bir tarihsel olayla işaretlemişlerdir.Tarih bir bilimdir ve tarih, görüşlerini, öne sürdüğü bilgileri kanıtlamak için buları belgelere dayandırır. Bu belgeler elbette, yazılı belgelerdir. Bu nedenle tarih yazının icadıyla başlar.

Yazı anlamlı insan seslerini kalıcı hale getiren işaret sistemidir. Ancak her işaret sistemi yazı değildir. Örneğin, "öküz" denildiğinde bir öküz sembolünün çizilmesi bir yazı değildir. Bir işaret sistemini ya da semboller bütününün yazı olabilmesi için o işaret sistemiyle soyut kavramların yazılabilmesi gerekir.Yazının icadı ile tarih devri ve bu devrin ilk aşaması olan İlkçağ başlar.

İlkçağda egemen olan yapı kölecilik sistemidir. Devlet otoritesi, devletin kurumları ve işleyiş kuralları kölecilik sisteminin sürdürülmesi için düzenlenmiştir. Yeni kökleler ele geçirebilmek, topluluğun köleleştirilmesini engellemek, Kölelerin çalıştırılması, kölelerin kaçışının engellenmesi ve kölelerin alınıp satılması, özel mülkiyetin korunmasından sonra en önemli konudur. 4.000 - 5.000 yıl kadar süren köleci toplum yapısı yavaş yavaş çökmeye başladı. Köleci sistemin doğurduğu sorunlar artık sistem tarafından çözümlenemeyecek, sistem de kendini yenileyemeyecek bir çöküşe girmiştir. Köle ayaklanmaları büyük boyutlara varır, köleler üretimi sabote ederler, köle sahipleri bu olumsuzlukları engellemek için daha çok köleyi üretimden çekerek silahlandırır. Kısaca köleci sistem devrini tamamlamış ve toplum yeni sistemlerin arayışları içine girmiştir. Ya da bir başka değişle toplum yeni bir oluşumun doğum sancılarını çekmektedir. Doğum sancılarının yoğunlaştığı bir dönemde önemli bir tarihsel olay gerçekleşir. Örneğin; 375 yılında, Avrupa Barbar Kavimler Göçü başlar, 395 yılında, Kölecilik sisteminin sembolü ve tarihin en büyük köleci devleti olan Kutsal Roma İmparatorluğu ikiye ayrılır. Ya da 476 yılında Batı Roma İmparatorluğu yıkılır. İşte tarihçiler de, dünyanın değişim süreci içinde olduğu bir dönemde bu tarihsel olaylardan birini İlkçağın sonu, ortaçağın başlangıcı olarak kabul ederler. Kısaca bu tarihsel olaylar olmasa da dünya zaten büyük bir değişim, yeni bir oluşum sürecine girmiştir. Yoksa bu tarihsel olaylar dünyayı, dünyada uygulanan köleci sistemi yok edebilecek boyutta olaylar değildir. Ortaçağ'da egemen olan sistem feodalizmdir. Feodalizmin bu ilk aşamasına Derebeylik feodalizmi denir. Bu dönemde köleler toprağa bağlanmış, toprağın bir parçası haline getirilmiş, toprakla birlikte alınıp satılmaya başlamıştır. Avrupa'yı kasıp kavuran barbar kabilesinin şefleri ele geçirdikleri toprakları paylaşmışlar ya da daha küçük birimlerdeki şeflerine dağıtmışlardır. Toprakları sahiplenen senyörler bu topraklar üzerinde var olan canlı cansız her şeyin sahibi oldular. Çok güçlü ve askeri yönden savunmaya elverişli konumları nedeniyle en büyük senyöre bile kafa tutabilecek bir duruma geldiler. Bu durumdan bu dünyanın ve öte dünyanın egemenleri olan kilisenin de çok büyük rolü olmuştur. Çünkü Avrupa ne denli parçalanmışlık içindeyse, onun üzerinde egemenlik kuran ve bu egemenliğini sürdürmeye çalışan kilise o denli güçlü olacaktır. Ortaçağ dediğimiz bu çağda bir yandan serflerle derebeyler arasında çelişkiler sertleşirken; öte yandan krallarla derebeyler ve krallarla kilise arasındaki çelişkiler keskinleşti. Haçlı Seferleriyle derebeylerin ekonomik ve askeri gücü azalırken, kilisenin bazı bilgilerinin yanlışlığı kanıtlanmış ve kilisenin saygınlığıyla güvenirliği azalmıştı. Krallar kilise ve derebey ittifakına karşı güç kazandığı bir dönemde barutun ağır silahlarda (top) kullanılması kralların imdadına yetişti. Oldukça dayanıksız olan, dökümü çok zor gerçekleşen, pahalı olan bu saldırı silahına krallar sahip oldu. Krallarla derebeyler arasındaki mücadelede krallar bu silahı kullanınca, derebeylerin arkasına sığındığı şato duvarları yerle bir oldu. O zaman derebeyler kralların gücü karşısında diz çökerek onları otoritesini kabul ettiler. Böylece ülkenin her yanında kralların yasama, yürütme ve yargı gücü egemen oldu.Avrupa'da kralların merkezi otoritelerinin güçlenmesi ve ülkenin her yanında kralın yasa ve emirleriyle hukukunun geçerli olması Yeniçağa geçiş için elbette yeterli değişiklik ve yenileşme değildir.

Ekonomik, toplumsal, kültürel ve hukuksal alanda da gelişmelerin sağlanması gerekir. İşte bu gelişmeler de Coğrafya Keşifleri,Hümanizm-Rönesans ve Reform eylem ve gelişmeleriyle sağlandı. Ortaçağ Avrupası'na damgasını vuran egemenlerin ekonomik, siyasal, toplumsal, kültürel (bilim-teknik, felsefe, estetik) güçlerini yitirdikleri, yeni bir yapılanmaya, yaşamın her alanında daha iyi ve daha güzele doğru bir değişimin yaşandığı sıralarda, toplumun doğum sancıları çektiği bir sırada gerçekleşen önemli bir tarihsel olay Ortaçağın sonu, Yeniçağın başlangıcı olarak kabul edilir. Bu tarihsel olay; 1453 yılında, İstanbul'un Osmanlılar tarafından ele geçirilmesi, 1450 yılında, Jean Gutenberg'in matbaayı makineleştirmesi, 1492 yılında, Kristof Kolomb'un Amerika Kıtası'na ulaşması, ya da 1517 yılında, Martin Luther'in Papayı eleştiren raporunun kilise kapısına asılması olabilir. Yani dünya zaten bir değişim süreci içine girmiştir. Çocuk doğmuştur ve ona bir ad koymak gerekmektedir. Feodal yapının içinden doğan Pre-kapitalizm (ön-kapitalizm) şimdilik gelişme koşullarını oluşturmuş, gelişmesinin önündeki engelleri kaldırmaya başlamıştır.Yeniçağ adı verilen ve Avrupa'nın yenileşmeye, Asya Tipi Üretim tarzına sahip olan İslam topraklarında eskileşmenin, teokratik-ümmetçi sistemin giderek ağırlaştığı çağ başlamıştır artık. Bu çağda eski Feodal sistem ile kapitalist sistem tam bir çatışma halindedir. Gelişmenin yönünü bu çelişki belirleyecektir. Yok olmakta olan, can çekişen Feodal sistemdir. Sistem varlığını sürdürebilmek için gelişmenin önüne en acımasız engelleri koyarken, dün düşman olan toplumsal zümreler gelişmeye karşı ittifaklarını oluştururlar. Krallar yanlarına kilise ve öteki soylu kesimleri de alarak, burjuva sınıfının önderliğindeki işçilere, köylülere ve öteki halk kitlelerine karşı amansız bir mücadeleye girdi. İngiltere ve Prusya'da bu geçiş biraz daha yumuşak ve daha az kanlı gerçekleşirken, baskıların yoğunlaştığı bölgelerde değişim şiddete dayalı ve devrim niteliği kazandı. Devrimin şiddeti, devrimin daha geniş sınırlara yayılmasını da sağladı.Avrupa'ya ilkeleri ve ideolojisiyle egemen olan burjuva sınıfı, bu ilerici-devrimci özelliğini yüz yıl kadar sürdürdü.

Tekelleşme sürecine giren burjuva sınıfı her türlü ilerlemenin gelişmenin önünde engeller oluşturarak dünyada en ilkel, en geri ve en yanlış ne varsa onu dünya halklarına dayatmaya ve dünyadaki tüm olumsuzlukları beslemeye başladı. Burjuva sınıfı daha önceki çağda mücadele ettiği hatta tasfiye ettiği kilise gibi, toprak ağalığı-derebeylik gibi toplumsal güçlerle ittifaklar oluşturmaya ve onları kendi denetiminde yaşatmaya başladı. Burjuva sınıfı zenginleşip büyürken, işçi sınıfı da büyümeye ve güçlenmeye, örgütlenmeye başladı. Burjuva sınıfı tekelleşme sürecine girdiğinde de işçi sınıfı bilinçlendi. Sosyalist devrimin ilkelerini ve kurallarını oluşturdu.Kapitalist dünyadaki işçi sınıfı ayağa kalkmaya uğraşırken, Rus devrimcileri daha erken davrandılar ve 7 Kasım 1917 günü devrimi gerçekleştirdiler.Sovyet Devrimi'nden sonra artık dünya eski dünya değildir. Dünya'da işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki çelişkiye, ezilen-sömürülen ülkelerle emperyalist ülkeler arasındaki çelişkiye şimdi bir de kapitalist sistemle sosyalist sistem arasındaki çelişki eklenmiştir. Kapitalizmin can çekiştiği son nefeslerini verdiği bir dünyada ABD emperyalizminin ortaya çıkması ve yeni yeni doktrinler ve planlarla emperyalist-kapitalist sisteme kan vermesi, "sovyet tipi" sosyalizmin çöküşü ve organ nakli ile kapitalist sistem biraz daha gelişti,derinleşti. O oranda da soeunları ve getirdiği felaketler arttı.  

A.Timur Bilgiç


Dönenler belli, ya dönmeyenler?

Hasan Pulur, Milliyet

ÇOĞU zaman olduğu gibi yine solculara haksızlık ediliyor, "döneklik" sıfatı sadece soldan dönüp sağın en muteber yerlerinde koltuk kapan, köşe kapanlara yakıştırılıyor.
Doğrudur, soldan sağa dönenler vardır. İyi de, sağdan dönenler yok mudur? "Biz de emperyalizme karşıyız, halkımızın sömürülmesine karşıyız!" deyip "milliyetçiliği" kimselere kaptırmayanlar bugün emperyalizmin koltuk altında değiller mi?

Ya da "Şeytan Amerika" diyenler, "siyonist Avrupa!" diyenler şimdi kimlerle işbirliği yapıyor, siyaset yapıyor?..

***

"Dönek" sıfatının sadece "solculara" yakıştırılmasından rahatsız olanlar var.

Mesela, "Dev-Genç"in eski Genel Başkanı Atilla Sarp...

Diyor ki:

"Rüzgâra göre sağa sola dönenler değil, bir düşünce sistemi ve dünya görüşü sahibi olanlardır düzen karşıtları. Büyük sermaye güçlerine ve ülkemiz özelinde emperyalizme her dönemde karşı çıkanlardır. Onlar sürekli fikri ve bedeni emeğin yanında olan ve sosyal yaşantılarını fikri ve bedeni emeği ile geçinenlere zarar vermeden sürdüren ülkemizin yüz aklarıdır. Yollarında yürürler, döndükleri falan yoktur. Genel ve yerel iktidarda, ulusun kuvvet merkezlerinde onlara bu nedenlerle yer verilmez. Onlar ülkemizde ikinci sınıf vatandaş olarak görülürler. Sicilleri bozuk diye üst mevkilere getirilmezler. Bütün bunlar o denli ince yapılır ki yurttaş da onları halk ve ulus düşmanlarının yarattığı gözle görmeye başlar.
Yıkıldığımız, çürüdüğümüz, iflah olmaz ölçüde bozulduğumuz nokta tam burasıdır. Bırakın dolara, avroya satılmış dönmeleri. Onlarla uğraşmak kolaydır. Paraları kesilir susarlar. Dış programlar, yaratacağımız milli program karşısında geriler, bunları beslemeyi keser, onlar da hemen hepimizden fazla millici oluverirler."

***

ATİLLA Sarp, DPT eski müsteşarı İlhan Kesici'nin, "Birader, soldan gelen arkadaşlar liberalizmde bizi bile sollayıp geçiyorlar!" diye yakınmasına da değiniyor.
İlhan Kesici'nin bu tespiti Hasan Yalçın'ın "Dönekler" kitabında yer almıştı. İlhan Kesici'nin bu tespitini yarı şaka, yarı ciddi olarak nitelendiren Hasan Yalçın şöyle demişti:
"Adamlar dönüyorlar, karşı tarafın en ucuna kadar gidiyorlar, hesabı da bizden soruluyor! İyi mi?"

***

ATİLLA Sarp'ın tepkisi de bundan ya!

"Dönenler" belli de, "Dönmeyenler" nerede, ne yapıyor onlardan ne haber?

Atilla Sarp bunun da cevabını veriyor:

"Şunu rahatça söyleyebilirin, genel başkanlığını yaptığım binlerce devrimci gençten onlarcası öldürülmüştür. Yüzlercesinin cezaevlerinde gençlikleri yok edilmiştir. Binlercesinin sicil dosyaları yukarıda belirttiğim gibi, sol görünen çıkar çetelerinin iktidarları da dahil otuz yılın iktidarları tarafından Demokles'in kılıcı gibi baskı unsuru olarak tutulmuş ve tehdit, şantaj aracı olarak kullanılmıştır. Bütün bunlara karşın onlar ne rütbe ne nişan peşinde olmadan Mustafa Kemal'in sönmez ateşini her geçen gün daha da kavrayıp değerlendirerek yürümeye devam etmişlerdir."

***
PEKİ ne yapmak gerek? "Dönekler" belli, "dönmeyenler" de ortada, ne yapmalı?
Atilla Sarp "Bir ortak paydada buluşmak..." diyor.
Nedir bu ortak payda?
Yabancı bir devletin koruma ve efendiliğini kabul etmemek, yoksul bir ulusun dışarıdan temin ettiği borçlardan çalma planları yapmamak, giderek başımıza "yabancı efendi" getirmemek...
Ortak payda bu...

Hasan Pulur

h.pulur@milliyet.com


Çağlayan’da çağlayan “Bağımsız Türkiye”nin Sesidir!

M.Morgül, 29 Nisan 2007

14 Nisan Ankara Tandoğan mitinginin ruhu İstanbul Çağlayan’da bugün daha yukarılara çıkmıştır.

Dinimizi iktidara gelme aracı olarak  kullananlara, iktidara geldiğinde ABD ve AB’nin tüm direktiflerini çıkardığı yasalarla yerine getiren bu hükümete “Çankaya Köşküne çıkamazsın, dur!” diyor milyonlar.

Bu mitingleri destekleyen siyasi partileri kutluyorum. Keşke baştan sona bu mitingleri kendileri birleşerek düzenleselerdi. Çünkü, bir ülke sivil toplum örgütleri tarafından yönetilmez, siyasi partiler tarafından yönetilir.

Miting düzenleme komitesinin sadece kadın temsilciler tarafından ve Sivil Toplum Örgütleri tarafından oluşturulması bence iyi bir örnek değildir. Böyle bir görünüm verilmesi, sanki yalnızca “Laiklik gidiyor” başlığı altında, Çankaya’ya türbanlı eş çıkmasına karşıdır kadınlarımız manasında bir tepki ile sınırlandırmak olacaktır. Oysa asıl giden BAĞIMSIZLIĞIMIZDIR! Dışardan buyruk alma o derece artmıştır ki laiklik de tehlikededir.

Bu arada belirtmek isterim ki, hepimizin yüreğini ferahlatan Genelkurmay’ın gece yarısı açıklamasında eksikler vardır. Barzani’yi söyletenin kim olduğunu bilen Sayın Büyükanıt Paşa, AKP yi iktidar yapanın da aynı merkez olduğunu basın açıklamasında belirtebilirdi. Asıl tehlikenin aynı merkezden geldiğini Sayın Büyükanıt Paşamızın ağzından duymak istiyoruz. Bizi kalıcı olarak bu rahatlatacaktır. Örneğin F.Gülen’i Türkiye’ye teslim etmesini isteyebilir, bir ön uyarı olarak NATO’dan çıkmaktan söz edebilir, vb.

AKP gitti gidiyor. Kendileri de farkında. “Süpürmeyin kullanın” dedikleri uzatmalı son kullanma tarihi de doldu demektir. Amerika köprüyü geçerken at değiştirecek demiştik daha önce, bu atla buraya kadardı.  İran’a önümüzdeki aylarda saldırma hesabı olan  ABD,  mevcut hükümetle bunu yapamayacağı hesabını yapmıştır. Sıra, laik görünümlü birileriyle ortaklık hesabındadır.  MHP ile CHP ortaklığı hesapları fısıltı gazetesinde çoktan dolaşmaya başladı; “Sağcıysan MHP’ye, solcuysan CHP’ye oy verin” diyenlere dikkat ediniz. 

Önceki yıllarda da kimi kadın kuruluşların İran’ı düşman gösteren yanıltma sloganlarından biri “Mollalar İran’a” idi. Artık bu slogan cılızlaştı, atılıyor ama tutmuyor. Türk insanı büyük çoğunlukla  bu oyunu görmüştür.  Artık mitinglerde “Mollalar Amerika’ya” sloganı vardır.

Artık mitinglerde, “Mollalar Amerika’ya, Kahrolsun Amerikan emperyalizmi, Bağımsız Türkiye!” arka arkaya atılan sloganlar olmaktadır. Bu şunu gösterir, halkımız tehlikenin merkezini görmüştür! Tehlikenin merkezi Amerika’dır. Ünlü F.Gülen efendilerini orada besleyen de odur. Artık Türk dindar insanları, gizli fetvaları Amerika’dan kim gönderiyorsa, bunu görüyorlar ve türbanıyla eşarbıyla Cumhuriyet mitinglerine koşuyorlar. Bu önemlidir.

Önümüzdeki seçimlere bu mitingler nasıl yansıyacak?

Bence, Amerika’ya karşı dik duran partilere oyların gittiğini göreceğiz. Ülkeyi sivil toplum kuruluşları yönetmez, enerjimizi siyasi iktidarı talep eden dik duruşlu partilere vermeliyiz ki kalıcı sonuçlara dönüşebilsin. Bu günlerde yaşadığımız dip dalganın ülke siyasetine yansıması başka türlü mümkün değildir. Yoksa, gider Amerikancı AKP, gelir  Amerikancı bir başkası ve o zaman Amerika bıraktığı yerden soymaya, en önemlisi kukla Kürt devletini kurmaya devam eder.

Çağlayan’da bugün yükselen “Bağımsız Türkiye” haykırışlarını erken seçimle iktidara taşıma dileğiyle…

Cumhurbaşkanını seçecek olan yeni meclis, Mustafa Kemal’in “Milli And”ına sadık bir meclis olsun diye!

29.4.2007, M.Morgül


Bizans Medyası Türk Ordusu İle Savaşıyor

Bülent Esinoğlu, 29 Nisan 2007

Aslında Bizans Kuvvetleri  Türk Halkının iradesi ile savaşıyor desek daha iyi olur. Bir başka değişle iki yüz yıllık Batı ile savaş veya iki yüz yıllık devrim tarihi devam ediyor diyebiliriz.

Kuşatılmış Türkiye  tekrar kuşatmayı  yarıyor.

İç ve dış düşmanın zaafa düştüğü anı Türk Ordusu zamanında görmüştür. Amerikan ordusunun Ortadoğu’daki yenilgisi, AB’nin kendi içindeki sorunlara dönmek durumunda olduğu bir dönem, Rusya ve Çin’in Amerika’ya karşı muhalefetinin zirveye çıktığı bir durum.

İç düşmanın zaten halk desteği yoktu. Amerikanın zorlamaları ve Bizans Medyasının desteği ile iktidar olmuştu. Şimdi ise halk ordu bütünleşmesi gerçekleşti. Ancak, düşmanın Türkiye’den hemen vazgeçeceğini sanmak yanıltıcı olur. Sadece kuşatma bir mevziden yarılmıştır. İnisiyatif mili kuvvetlere geçmiştir. Ama her şey bitmemiştir. Sancılı bir süreç bizi beklemektedir. Bizans Medyası demokrasi safsatası ile halkımızın kafasını karıştırarak desteğini düşürmeye çalışacaktır.

Bizans Medyası ABD ve AB’den gelen açıklamaları demokrasi, Türk Ordusundan Türkiye’yi savunan açıklaması ise demokrasi karşıtı olarak verilmektedir. Aslında da Ordu millet kaynaşması gerçekleşmiş ve halk demokrasisi için adım atılmıştır. Bağımsızlık yoksa demokrasi de yoktur. Yaşadığımız emperyalizmin hakim olduğu bir yönetimdir.

Gelin biraz geriye gidelim. 1996 yılına bakalım. Aydınlık Dergisinin kapağına bakalım. Kapakta “Abromowicz, Tayip’i Başbakanlığa hazırlıyor” diye yazıyor. Henüz Erbakan başbakan AKP diye bir parti ortada yok. Sadece yenilikçi ve gelenekçi tartışması devam ediyordu. Rand Coorparation’dan yapılan bu açıklamayı Bizans Medyası hiç vermedi. Yani bir başka devlet bizim iç işlerimize karışıyor. Başbakan tayin ediyor. Bunlar demokrasi oluyor. Ama Türk Ordusu yurdunu savunmaya yönelince demokrasiye karşı oluyor. Böyle demokrasiden nefret ediyorum. Bunların demokrasiden anladığı emperyalizm ile işbirliğidir. Yani “emperyalist demokrasi”.  ABD’nin ve AB’nin dediklerini yaparsan demokrasi olur. Ordumuzun dediğini yaparsan demokrasi olmaz.

Yani, Batı müdahale ederse Bizans Medyası için iyi. Ordu müdahale ederse kötü.

27 Nisan Bildirisinin arkasından bakın neler oldu.

Arınç’a çok kızdılar. Neden?  Demek istiyorlar ki biz (emperyalist kuvvetler) taktik bir savaş yürütüyorduk, sen (Arınç) bu işi berbat ettin. Aceleci ve taktik olmayan bir tavır takındın. Bizans Medyası, Amerikan ordusunu arkasına alarak yürüttüğü savaş stratejisine, Arınç’ın uymadığı kanaatindedir. Ve Arınç’ı feda etmeye hazırdır.

Hiyerarşi adına  Genel Kurmay’ın Hükümete itaat etmesini ağzında geveleyenlere de şunu söylemek lazım. Bu hükümet Amerikanın Büyük Ortadoğu Projesinin Eşbaşkanıdır. Başka bir devletin görevlisi olan bir başbakana Genel Kurmayın itaat etmesi demek Türkiye’den vazgeçmesi demektir. Başbakan Türkiye’nin başbakanı olsa zaten bildiriye de gerek yoktur. Yani başbakana itaat eldir. ABD’nin Eşbaşkanına değil. Varsa gücü Büyükanıt’ı görevden alır. Ama oda biliyor ki  kendisi Türkiye’nin başbakanı değil, Amerikanın eşbaşkanıdır.

Gelelim bundan sonrasına,  silah en büyük siyasettir. Bundan sonra silahın dediği olur. Yani halkın dediği olur.

Peki ABD ne yapacak diye sorabilirsiniz. Hiçbir şey. Çünkü Irak’ta yenilmiştir. Borsadaki paralarını çekerler. Zaten Borsa belli azınlıklarındır. Türkiye kendi iç dinamiklerine dönecektir. Yani Üretime dönecektir. Ulus devlet düşmanlarını temizleyerek yoluna devam edecektir. Taki devletin düşmanları yeniden ortaya çıkana kadar. Tarihte de böyle olmuştur . Onlar değil biz kanacağız.

29 Nisan 2007,  bulentesinoglu@gmail.com


Gül Krizi  ve Yığınakta Hata

Bülent Esinoğlu, 27 Nisan 2007

İçinde yaşadığımız kriz, ne yalnızca bir laik-anti laik krizidir,  ne de yalnızca dış baskıların içerideki yansımalarıdır. Yıllardır vatanımızda uygulanan kapitalist emperyalizmin  sonunda Türk Halkı ve onun Devleti ile karşı gelmesidir.

İçerden devleti kuşatmış olan tarikatlar, yabancı sermaye ile her anlamda bütünleşmiş gayri milli sermaye, dışarıdan bölücü örgütü devletin üzerine salan Amerika, her an ekonomik kriz tehdidini Türk Halkının başında tutan Bizans Medyası. Öte yanda bu güçlere karşı kendini savunmaya çalışan halk ve onun ordusu.

Devlete karşı bu kalkışmada mücadeleyi laik ve anti laik eksenine indirgersek büyük hata yapmış oluruz.  Yığınakta yapacağımız bu tür bir strateji hatası Türk Halkını derin bölünmeye götürür. Ve Türk devletinin sonunu getirebilir.

Mütedeyyin vatandaşlarımızı kaybedecek bu tür bir strateji hatası ileride düzeltilmesi zor sonuçlar yaratır. Unutmayalım ki  dinin siyasete uygulanmasına karşı olan milyonlarca dindar vatandaşımız vardır. Bu vatandaşlarımız aynı zamanda Amerikan karşıtıdır. Irak’daki mezalime razı değildir. Aynı laik vatandaşlarımız gibi vatanseverdir.

Dolayısı ile emperyalizm ve onun siyasi işbirlikçisi mevcut  iktidar ile savaşın bu zeminde yapılması gerekir. Zaten bu işgalcilerin arkasında Irak’taki Amerikan ordusu olmasa bunlar bir hiçtir.

Gül krizinde takınılması gereken tavır; onun Exeter Üniversitesinde eğitilmiş bir İngiliz işbirlikçisi olduğunun ve yasal olarak kabul edilemez gizli anlaşmalara imza atmış olmasıdır. Onun Cumhurbaşkanı olmaması için yeter bir sebeptir. Bu o kadar öyledir ki Gül’ün oğlu da Londra’da  Merrill Lynch Bankasında çalışmaktadır. Herhalde Türkiye’deki 84 bankada iş bulamamış. Ekmek parası kazanmak için zavallı Londra’ya gitmiştir.

Siyasi iktidarın Amerika’nın büyük Ortadoğu Projesinde üslendiği görev bu iktidarın sorumlularının Yüce Divanda yargılanmaları için yeter de artar bile.

Bürüksel solcularının öne sürdüğü demokrasi safsatası yalnızca emperyalizmin ve onun işbirlikçilerinin ekmeğine yağ sürer. Demokrasi safsataları “Hepimiz Ermeniyiz” ve “yes be annem” mitinglerinin mazotu olmaktan ileri gidemez. Onlar için demokrasi tekelci şirketlerin sermayesinin mallarının serbest dolaşımından başka bir şey değildir. Bu noktada demokrasi mücadelesi demek emperyalizm ile işbirliği yapalım demektir. Şimdinin doğru tutumu Türk bayrağının altında vatan savunmasındaki yerimizi almak ile mümkündür.

Özetlersek; ne ayağı yere basmaz solun takındığı sahte demokrasi talebidir, ne de CHP’nin yaptığı gibi mücadeleyi yanlış eksene oturtmaktır. 14 Nisan’ları çoğaltmak, hatta hayatımızın parçası haline getirmemiz gerekir. Halkın bu emperyalist işbirlikçilerden kurtulma isteği her geçen gün artmaktadır.

14 Nisanlar bir umuttur. Bu umudu büyütmemiz gerekir. Bizans Medyası ister versin ister vermesin. Kurtuluş Savaşında da  İstanbul işbirlikçi basını Ankara’da Büyük Millet Meçlisinin açılışını vermemişlerdi. Onlar vermedi diye tarih durmadı. Onlar değil biz kazanacağız.

27 Nisan 2007, bulentesinoglu@gmail.com


Türkiye Sorunları* Dergisi’nin 68. Sayısında yer alan Sayın İhsan Çetin’in “KIRILAN DÜNYAMIZIN SANAL VE SANAL OLMAYAN GERÇEKLERİ” konu başlıklı yazısının ana noktalarını günümüz teknolojik gelişiminin vardığı noktayı ve yarınları irdeleyen ilginç varsayımları nedeniyle seçtiğimiz alıntılar halinde okurlarımıza sunuyoruz.

“…Bugünün dünyasının yaşana gelmiş dünya ile ilişkisi kesiliyor. Tarihte ilk kez, gelişmeler bugünkü insan beyninin anlayabileceğinden hızlı ve denetim dışında oluyor.”“ Değişimin sonuçlarının önceden kestirilmesi artık söz konusu olamıyor.”

“ …Çünkü sınırların sabit olduğu bir alanda yaşayan canlıların sayısı artmaya devam ettiğinde, belli bir yoğunluktan itibaren bu canlıların davranış bozukluğu gösterdiği bilimsel olarak kanıtlanmıştır.”

Toplumların geleceklerini etkileyen kararların alınma sürecinde aklın yerini giderek inançların aldığını herkes gibi gözlemliyorum.”

“Tarihin hiçbir döneminde sanal internet ve e- mail olgusu, gerçek dünyanın yerini bu denli almamıştı. Hayatımızdaki sanal dünyanın ve hayal aleminin  yerinin artmaya devam edeceği, görmezlikten gelinemez.”

“Dünya, lümpenleşmekte ve yozlaşmakta. Çok kötü eğitilmiş bir nüfus ile ortaya, bilinçsiz, cahil, yetersiz, merak etmeyen, algılama sorunları yaşayan bir güruh çıkmaktadır.”

“ Dünya da istikrarsızlık ve tehlikeler ile geleceğe dönük belirsizlikler artmaktadır.

“ Gelişen teknoloji ve hızlı sanayileşme ile birlikte artan tüketim çılgınlığı, Dünya’yı geniş ölçekli bir tehlike ortamıyla karşı karşıya getirmektedir.

“ Yeni nesiller kulaklarında veya ellerinde devamlı değişen aletleriyle doğadan devamlı uzaklaşıyorlar. Onlar tabiatı ve kendini dinlemek gibi kavramdan habersizler.”

“ Zaten, Dünya’da sadece insan doğa ile savaşa girmiştir. Bu öyle bir savaş ki, insan kazanmaya çalıştığı bu savaşı her durumda kaybedecektir. Ya doğa yenik düşecek, dolayısıyla insanlar bitecek veya doğa kazanacak. İnsanlar yine kaybedecek.”

“ İnsanı bilinen sınıflandırmalar yerine anlayanlar ve anlamayanlar olarak ikiye ayırmak, tahlilleri daha kolaylaştırıcı bir tasnif olabilir.

Son Söz: Varsayalım ki, gözlem ve tespitlerimizin tümü yanlış, yine de insanın yaşamını basitleştirip kolaylaştırarak, yaşam kalitesini arttırıp, haddini bilip, haz ve huzur içinde keyifli yaşaması doğru bir davranış olmaz mı?”   

 * TÜRKİYE SORUNLARI, Ali Nejat Ölçen tarafından yayına hazırlanan, 2 ayda bir Ankara merkezli olarak yayınlanan ulusal bir dergidir. Dergi okurlara kendisini şöyle tanıtıyor: “KİTAP DİZİMİZ BİR HALK HİZMETİDİR. EDİNMEK İÇİN BEDEL ÖDEMEK DE GEREKMEZ. YAZIYLA YA DA TELEFONLA AÇIK ADRESİNİZİ BİLDİRMENİZ YETERLİDİR. BU HALK, BU ÜLKE HEPİMİZİN”

e-posta: alinejat@olcen.net      www.olcen.net