Bize Gelenler

yazı ve yorumlarınız için info@ulusalodak.net veya tumapa@mynet.com

GÜN DOĞMADAN, Abdullah Işıklı

Sayın Alpaslan Işıklı'nın İmge yayınları tarafından basılan "Gün Doğmadan" adlı anı kitabı "Sendika, Mülkiye, CHP,TİP, sol içindeki ajanlar, 12 Mart, 12 Eylül" gibi yakın tarihimizin konularına ilişkin yazdıkları bu konulara ilgi duyanların okuması gereken dizelerle dolu.

Oldukça ilginç dizeler, ancak konulara "vakıf" olan birisinin anlayacağı tam bir "mülkiyeli" (sosyalist, bilimsel sosyalist tarzda değil) söylemiyle yazılmış. Yani öyle "iddia"lar var ki, ortaya atılan "iddia", öyle "suçlamalar" var ki "suçlanan kişi", öyle "atfı cürümler" var ki "atfı cürüm" her yana çekilebilir.

Zaten "mülkiyelilik" tam da budur. Diplomayı aldıktan sonra yapacağı iş "devlet" hizmetinde çalışmak. Onu öyle yetiştirmelisin ki "devlet"in geçici organlarına (mesela iktidar erkine, YÖK'e, İçişleri Bakanlığı'na) kim gelirse gelsin onunla birlikte çalışma yeteneğinde olmalı. Bugün AKP iktidarı ile "son derece mükemmel" çalışan eski "sosyalist,komünist,devrimci v.b" "mülkiyeli"yi başka türlü anlamak olası değildir. Arkadaşım, yoldaşım Mahir Çayan “mülkiye”nin en gözde öğrencilerindendi. “ Son sınıfta bir ders bırakacağım, mezun olmayacağım, bu memlekete kaymakamlık yapılmaz” derken, gözlemlediği “mülkiye” çok yanlılığına bir tepkiyi de açıkça ifade ediyordu.

Alpaslan Işıklı bir "mülkiyeli" olarak bu konuda şahane bir anı yapıtı bizlere sunuyor. Okumamak eksikliktir. Ancak kişilere ve olaylara ilişkin o denli tartışmalı, “mülkiyeli” dizeler var ki bir çoğuna yanıt vermek gereklidir. Örneğin Sadun Aren’in onurlu yaşantısının yalnızca bir kesitini ele almak yanlıştır. 1979 yılında Sadun Aren’in “bırakın sosyalist iktidar kurmayı, küresel kapitalist sistem içinde küçücük bir mevzi kazanmak bile son derece önemlidir” anlayışını, onun “Puslu Camın Arkasında” yapıtındaki yaşantısının özeti olarak göstermek yanlıştır. Ancak yapıtın Sadun Aren ile ilgili bölümlerine yanıt verecek olanlar başkasıdır. Mutlaka da yanıtlamalıdırlar.

TKP konusunda yazılanlar da tartışmaya açıktır. 

Örneğin Bülent Ecevit ile Abdullah Baştürk'ün arasının açıldığı olayı öylesine anlatıyor ki, konuyu bilmeyen bir kişinin anlaması olası değil. Yazarı Genel-İş eğitimlerinde,  “Yugoslavya Özyönetim” seminerinde, on beş günlük Bulgaristan, Çekoslovakya, Romanya, Yugoslavya seyahatlerinde,”Sendika Eğitimcileri Yetiştirme Semineri” süreçlerinde tanıyanların  bu konuda söyleyecekleri önemlidir.

 “Müderris-öğretmen Mustafa Efendi’nin torunu”,  1925 İstanbul doğumlu, Mustafa Bülent Ecevit, 1957 yılında milletvekili oldu, 2006 yılına değin, yani yarım yüzyıl Türk Siyasal yaşamında bulundu. Üst sınıflardan bir ailenin çocuğu. Siyasette de sanat ve kültürde de çalışmaları, yapıtları var. Kurucu partimiz CHP'nin yedi yıl, kendi kurduğu "DSP"nin ölünceye değin  gizli-açık on üç yıl genel başkanlığını yapmış. Milletvekili, bakan, başbakanlıklarda bulunmuş. 68 Başkaldırısından sonra emperyalizme başkaldırımız olan 1974 "Kıbrıs Fatihi"miz. 

1929 İstanbul köyünde doğan ,Abdullah Baştürk, okulunu yarıda bırakarak çalışmak zorunda kalıyor. Çocuk yaşta işçi hayatı başlıyor. Alt sınıflardan bir ailenin çocuğu ve kaderi değişmiyor. İstanbul’da Fen İşleri’nde çalışmaya başlayınca da örgütlenme yaşantısı başlıyor. Çorum dan Ankara'ya 1966 da çıplak ayak yürüyen işçilerin başı. Sendikal yaşamını siyasal yaşamla birleştiriyor. 1969'da Yozgat'dan, 1973 ve 1987'de İstanbul’ dan  milletvekili oluyor. Uzun sendikacılık yaşamında Genel-İş Genel Başkanlığı ve DİSK Genel Başkanlığı yapıyor. Uluslararası sendikal harekette de yeri var.“Sendikalist” yapının siyasal yaşamda “doğrudan” yer almasının savunucusu. 1996 yılında yaşamdan ayrılıyor.

Türkiye de siyasal yaşamda yer alan ve hemen hemen yaşıt olan bu iki insanımız Alparslan Işıklı’nın yapıtında sıklıkla yer alıyor. İlginç dizeler ise şöyle:

“…Bir defasında da Ecevit’e, Baştürk’le yakınlaşmalarını önermek istedim. Daha sözümün başında nereye varmak istediğimi anlamıştı. Tikleri anormal ölçüde arttı. Sert bir biçimde, ’hayatımda kimse beni onun gibi istiskal-, soğuk davranarak hoşlanmadığını belli etme, aşağılama(a.s.)-etmemiştir” diyerek sözümü tamamlatmadı. Duyduğuma göre, Ecevit, Baştürk’ün kendisine sorduğu bir sorudan dolayı kırılmıştı. Baştürk’ün o sözleri söylememiş olması gerektiğini kabul ediyorum. Ama gene de biliyorum ki söylenen o sözler, eğer söylenmişse, çok derinlerdeki bir sempatinin, Baştürk’e özgü bir sözlükten seçilmiş sözcüklerle ifadesiydi.”

Konunun geçtiği zaman dilimi, öncesi ve sonrası bilinmeden Ecevit ile Baştürk arasında ne geçtiğini anlamak olası değil. Ama anı kitabın ağırlıklı olan “mülkiye” söyleminden okur şunları rahatça çıkarabilir:

1-     Ecevit ile Baştürk birbirlerine çok uzaktılar, Işıklı onları bir araya getirmek istiyor, ancak aralarında öyle bir konu geçmiş ki anlaşmaları olası değil.

2-     Baştürk, Ecevit’e öyle bir soru sormuş ki bu sözler söylenmemesi gereken sözler.

3-     Ecevit’e Baştürk’le “yakınlaşma”, “istiskal-aşağılama”, “derinlerdeki bir sempati”, “Baştürk’e özgü sözlükten seçilmiş sözcükler” aralarında kabul edilmez,onarılmaz etik bir konu geçtiğini gösteriyor.

4-     “Eğer söylenmişse” ile ,başlayan bir “geniş zamanlı” değerlendirmenin “ifadesiydi” ile biten bir “dili geçmiş zaman”la kesinleştirilmesi!, bir yerden duyulup aktarılarak , tarihe olumlu olarak mal olmuş Ecevit ile Baştürk’ün yıpratılması amaçlı olarak anılarda yer alıyor.

5-     Alparslan Işıklı biri Türk Siyasal Tarihine, diğeri Türk Sendikal Tarihine mal olmuş iki değerli insanımızla ilgili gelişigüzel yazma hakkını kendisinde buluyor.

6-     O denli ağır ifadeler var ki, bunu başkalarının açıklaması için anılarında yazıyor ama açıkça neler konuşulduğunu, “mülkiye uyanıklığı” yapıp başkalarının açıklamasına bırakıyor.

1978-79 yıllarında Genel-İş Sendikası ve onunla birlikte hareket eden “Abdullah Baştrk”ün liderliğini yapan “sosyal demokrat” yapıdaki “sendikalistler, Cumhuriyet Halk Partisi’nin içinde yöneten konuma gelmek istiyorlardı.

“Bülent Ecevit”in liderliğinde Cumhuriyet Halk Partisi’nde yönetimde olan çoğunluğu kasaba avukatı aydınlar ise partinin “sendikalist” bir yönetime ve “sendikalist”lerin parlamentoda ağırlık kazanmasına karşı idiler.

1973 seçimleri öncesinde İsmet İnönü’ye karşı Bülent Ecevit’in parti içi başarısının temel dayanaklarını ifade eden iki kişi, aydın çevrelerden “Kamil Kırıkoğlu”, sendika çevrelerinden “Abdullah Baştürk” idi. Abdullah Baştürk Genel Sekreterlikten ayrılarak kurultaya hazırlanan Bülent Ecevit’e Genel- İş Sendikası’nın azımsanmayacak bütün olanaklarını açmıştı.

Cumhuriyet Halk Partisi içindeki parti içi iktidar kavgasında Bülent Ecevit, çevresinde oluşuverenlerle önce kendisini destekleyen Kamil Kırıkoğlu’nu, onun “solcu demokrat” gücünü ve kadrolarını tasfiye etti, daha sonra da Abdullah Baştürk’ü ve onun parti içi iktidara talip olan “sendikalist” kadrolarını. 12 eylül 1980‘i Cumhuriyet Halk Partisi bu iki yanlışla karşıladı. Çevresinde oluşanların 12 Eylül sonrasındaki tutumları ise kendisini şoka uğrattı. Çıkarcıların, yalakaların, mevki düşkünlerinin, hırsız ve uğursuzların tasallutundan yılan merhum Bülent Ecevit pelür kağıda yazdığı muhteşem istifa mektubu ile Cumhuriyet Halk Partisi’ni kaderiyle baş başa bıraktı. Pelür kağıda yazılanların değerlendirileceği umuduyla eşi Rahşan Ecevit, kurduğu partisini kapattı ve 2010 yılında, kendisinde “mündemiç-içermiş” Bülent Ecevit ile 2010 yılında Kemal Kılıçdaroğlu’na güvenerek, onun dürüstlüğüne inanarak geri döndü.

Türk Sendikal hareketinin büyük ismi, namuslu, dürüst, onurlu, dik “sendikalist” Abdullah Baştürk, başkanı olduğu sendika olanaklarını kullanarak kendisine ihanet edenlerin rezilliklerini görmekten, diş tırnak kurdukları Genel-İş Sendikası’nın mülküne el koyup orayı da Anayasa Mahkemesi’ne bina yapan sistemin adaletsizliği ile boğuşmaktan ve onurlu yaşayanların çektiği sıkıntıları kendisine dert etmekten doğan öfkesi, içinden geldiği sınıfın iktidara gelmekten gün be gün “sendikalistler seviyesinde dahi” uzaklaştırılmasını görmenin, beyninde oluşturduğu baloncuk sonucu, ecele yenik düşerek yaşamdan 1996'da, yetmiş yaşında bir delikanlı olarak ayrıldı.

İmge Kitabevi tarafından 1.Baskısı Kasım 2002, 2.Baskısı Aralık 2006 tarihinde

Yayınlanan Alpaslan Işıklı’nın “anı” kitabı, 298 sayfa.

Okur, kitabı okumadan önce “mülkiye söylemi”ni anlamalıdır. Bunu anlamadığı takdirde, yazarın yargılarını doğru olarak kabul edecektir. Akademik yaşamdan kopmadan ve akademik yaşamın en üst organı YÖK üyeliğine kadar yükselen yazar, yoğun bir siyasal, sendikal, sivil toplum örgütlenmelerinde aktif olarak bulunmuş, çoğu zaman açık olarak da tarafını belli etmiştir. Anılara konu olay ve kişileri mutlaka okur anının geçtiği kişileri, kurumları, olayları bilerek ele almalı ve okumalıdır.

Atila Sarp


AĞAÇLAR ÇİÇEKTEYDİ, Ahmet SAY

“Kişilerin ne yaptıklarının incelenmesi tarihin daha iyi anlaşılmasını sağlar” özdeyişini “anı, biyografi” yazılarının, yapıtlarının tümüne uygulayabilirsiniz. Ancak kişilerin kendilerine ilişkin yazdıklarını, yaşadıkları olayları aktarmalarını, ya da içinde bulunduğu toplumsal önem taşıdığı tartışmasız süreçlerdeki konumunu aktarması ne denli tarihin daha iyi anlaşılmasını sağlar. Bunun ölçüsü nedir ve kim bu konuda yargıda bulunabilir. Kuşkusuz bu konuda yargı yarınlarda verilecektir. Okurların geri dönüp incelediği anılar, biyografiler yazıldığı zaman aralığında ne denli ilgi görmüştür. Çoğunlukla dar bir tanıdık çevresi içinde ilgi gören yapıtlar ya giderek unutulmuştur, ya da okunup geçilmiştir. Okurların başuçlarında bulundurdukları anı, biyografi nitelikli yapıtlar yok denecek kadar azdır.

Tarihin belirli bir zaman aralığında rolü olan insanların yaşadıkları olayların incelenmesi kimi zaman daha bir üst aşamaya geçer. O insanın yalnız yaşadığı sürecin yılları değil, yaşamının bütün evreleri günü gününe, saati saatine önem kazanmıştır. “Bir saat önce erkendi, bir saat sonra geç” deyişi bunun açıklamasıdır. Bu nedenle sekiz  mart yetmiş bir, altı  mayıs yetmiş iki aralığındaki dört yüz yirmi üç günün yalnız her bir günü değil, her saati ve hatta her dakikası yeniden ve yeniden incelenmektedir.   

İki yüz elli yıllık modernizm-çağdaşlaşma tarihimizin en önemli olgusu seksen sekizinci yılına ulaştığımız Cumhuriyet sürecimiz ise, bunun en önemli yılları kişilere, toplumsal güçlere, sınıflara göre değişiklik gösterecektir.

Ahmet Say tarafından kaleme alınan anı-biyografi “Ağaçlar Çiçekteydi” kuşkusuzca Cumhuriyet’in başlarını değil, Cumhuriyetin yetiştirdiği yeni kuşakları ele almaktadır. Biyografisi, yani doğduğu ve bugünkü yaşına ulaştığı kişisel anlatıları, içinde yaşadığı olaylar ve yol arkadaşlıkları bunu doğrulamaktadır. Ahmet Say bu olaylar içinde “ileri insanlık” için uğraşan bir “sosyalist” olarak bulunmaktadır, yol arkadaşları da sosyalistlerdir. Ancak bu “sosyalist”lik öyle “ezberci bir marksist, kolaycı bir komünist”lik değildir. Toplumsal yaşantının her alanında yer alan, toplumun bütün duyarlılıklarıyla kuramcısının “insana ait olan hiçi bir şey bana yabancı değildir” anlayışına uygun olarak haşır neşir olan bir doğrultudadır. Saman alevi gibi yanıp sönen “keskin devrimcilik” ler, en küçük bir olanağa ya da sana, üne kavuşunca dostlarına sırt çevirip küçücük dünyasına sığınan ve ortam uygun olduğunda sığınağından çıkıp yeni ün ve sanların peşine düşen anlayışın dışındadır. Düşüncenin genel doğrultusunda tutarlılık, “devrimin genel gidişine” uyumluluk, varolan durumun olumsuzluklarından yılmadan sabırla çalışıp didinme, boyun eğmeden günlük geçimi sağlama ve sorumluluklarını yerine getirme de bu anlayışın önemli boyutudur. Kendi yaşamının deneyimlerini tarihin daha iyi anlaşılması için kağıda döküşün içtenliğini veren işte bu anlayıştır. Bize “sosyalizm” inançlı Ahmet Say’ı daha iyi tanıtan dizeler de, bugün hepimizin gurur ve onur duyduğu Fazıl Say’ın ortaya çıkışının kısa, özlü, sade sözcüklerle aktarılışındaki açıklık ve çekinmezlik de bu tutarlılığın ürünüdür. Hiç kuşku yok ki, bir baba, bir sanat insanı, bir sosyalist olarak Fazıl Say için yapacağı fazla bir şey kalmayan Ahmet Say’ın, karşı devrim sürülerinin ağır saldırısına iki ayağı yere basarak yanıt veren Fazıl Say’ın tutumu, artık Türk Solu deneyiminden sonra genellikle, Türkiye Sorunları da dahil  sanat ve edebiyat ağırlıklı yapıtlarına, siyasal ağırlıklı “Ağaçlar Çiçekteydi anı-biyografi”sinİ katma hak ve ortamını Ahmet Say’a vermiştir. Söyleyeceklerini açıkça ve çekinmeden kağıda dökmüştür. 

 

“Ağaçlar Çiçekteydi” adının neden konulduğu ancak yapıt tümüyle okunduğunda anlaşılır olmaktadır.  Canlılar aleminin önemli öğesi ağaç için önce toprak hazırlanmalıdır. Uygun olmayan bir toprağa ağaç dikilmez. Dikilen fidan ise çiçeğe hemen durmaz. Onu sabırla sulamanız, bakımını yapıp büyütmeniz gerekir ki çiçeğe dursun. Ağaçlar türlerine göre belirli bir süre sonra çiçeğe gelirler. Çiçeğe duran ağaç, meyveye gelmiş demektir. Kim meyvesini almayı düşünmediği ağacı diker. Onca emek, toprak bakımı, gübreleme, budama ve sulamasını sabırla neden yapar. Duran çiçeklerden meyve almak için. Ağaçlar çiçeğe geldiğinde en büyük tehlike bu çiçeklerin meyve veremez hale gelmesidir. Yakıcı bir sıcaklık, sert bir fırtına, bastırıveren bir don ağaçların çiçeklerini kavurur, dondurur, işe yaramaz hale getirir. Yeni ürün gelecek senenin çiçeklenmesindedir. Hasan Hüseyin en önemli şiir kitaplarından birisine “Filizkıran Fırtınası” adını bu nedenle koymuştur. Anadolu’muzda her nisan ortasıyla  mayıs ortasında mutlaka birkaç kez ortaya çıkan bu fırtınalardan çiçeklerimizi nasıl koruyacağımızın düşünülmesini istemiştir.  

Her doğan çocuk, her gelişen genç, her yetişkin insan, birleşen iki ayrı cins,  çiçeğe duran bir ağaçtır.  Onun çiçeğe durması, meyve vermesi en doğal hakkıdır.  Toplumlar gencecik evlatlarını  özenli çabalarla çiçeğe durup daha iyi bir toplumsal geleceğe meyve vermesi için yetiştirirler. Böyle olması gerekir. Bir ana baba evladını çiçeğe durdurmaya değin özenle yetiştirirken onun meyvelerini, “mürüvvetini-gelecekteki başarılarını” görmeyi istemektedir. Çiçeğe duran ağaçların hoyratça silkelenmesi, filizkıran fırtınalarına uğraması karşısında toplumda, ana babalarda, arkadaşlarda, yoldaşlarda yaşanan iç daraltıcı sıkıntılar kolay unutulmaz. Ahmet Say yapıtında bu hoyratlığı belgeliyor, yargıda bulunmuyor, geleceğe yönelik olarak değerlendirilmesini istiyor. Bu gerçekler bilinerek çiçeğe duran evlatlarımızın hoyratlıktan uzak meyve vermesine engel olunmamasını istiyor. Bunun için ne yapmamızın sorusunu hepimize soruyor.        

 

Ahmet Say’ın yer verdiği anılarında Şevki Akşit’in derin acısının odak noktasını özenle yetiştirdikleri, yol arkadaşlığı yaptığı gençlerin hoyratça öldürülüşlerine olan öfkesinin içe kapanıklığa giderek de ölümüne yol açışını okuyoruz. Çiçeğe duran Fazil Say’ın meyve vermesi için gösterilen özenin, bir baba olarak acı deneylerin yanı başındaki evladında yansımaması için ne denli derin ve sabırlı bir çabayı içerdiğini anlıyoruz. Çiçeğe durma çağında hoyratça koparılıp atılan altmış sekiz gençliğimizin topluma ve ana babalara, dostlarına ve yoldaşlarına ne denli travmalar yaşattığının dizelerini soluk soluğa izliyoruz.

Sanat ve edebiyat üzerine anılar, Fazıl Say’ın uluslar arası başarıları ile birlikte sunulurken, Türk Müzik Tarihi üzerine yapılan sabırlı, uzun süreli çalışmalar süreci içine düşüveren Sivas Madımak katliamı. Şiirimizin derin solukları Metin Altıok ve Behçet Aysan’la olan anıların trajik sunuluşu. Ahmet Say’ın anılarla gerçekler, sevinçlerle acılar, olanaklarla çaresizlikler arasındaki gelgitlerinin kağıtlara olduğu gibi dökülüşüdür.

Yapıtta yer alan kendisi için Almanya ve Fazıl Say için yurtdışı anıları, Ahmet Say’ın ileri insanlık adına, sosyalizm adına duruşunun ne denli bir yurt bağı ve sevgisiyle iç içe olduğunu göstermesi bakımından sosyalistlerin yurtseverliğinin derinliğini çıplakça ortaya döküyor.      

 

Birinci basımı şubat 2011 tarihinde İstanbul merkezli Doğa Basın Yayın Dağıtım ticaret Limited Şirketi tarafından Evrensel Basım Yayın’ın 411. Kitabı olarak “Anı Biyografi” kategorisinde yayınlanan “Ağaçlar Çiçekteydi” 388 sayfa. Kuşe karton kapaklı, 3. Hamur kağıda özenle basılmış. Yazarı Ahmet Say’ı Enis Batur önsözünde anlatıyor.

Ben de çocukluk ettim, Islık çalarak yıldızlara karşı, Benim Almanya’m, Bir dağ köyünde üç yıl, Türkiye’nin kalbi Ankara, Güneş ufuktan şimdi doğar, Zifir karanlıktan aydınlık portreler, 12 Mart’tan 12 Eylül’e, Yakın zamanlar olarak konular dokuz ana başlıkta toparlanmış. Kitabın sonunda indeks, “anı biyografi”nin yaygınlığını ortaya koyuyor. Ve bu indekste dokuz yüz dört olay, konu, etkinlik, kurum, kişi, yer alıyor. Yapıtta seksen üç yabancı uyruklu, iki yüz doksan beş Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı anılarda yer alan olaylarla, konularla, kurumlarla birlikte yer almaktadır. Bir çoğunu bilmediğimiz kişi yaşamlarından aktardıklarıyla, onların derin sulardaki yaşantılarını değil öne çıkıveren günlük olaylarını önemseyerek ele alması ise ilginçtir. Söylem sadedir, güncel Türkçedir, içten ve coşkuludur. Düşündüren, güldüren,hüzünlendiren, ağlatan dizeleriyle de şiirimsi. Sanatçı, edebiyatçı, ileri insanlık savaşçısı yazara, onun coşkulu duruşuna, derin sezişlerine, içtenlik fışkıran  gönüldenliğine  yakışan bir söylemdir bu.

 

Her yapıt aynı tekdüzelikte  okunmaz. Zengin özelleriyle “ Ağaçlar Çiçekteydi” yi okur belirli bir zaman ayırarak okuma zenginliğine katmalıdır. Orta hızda bir okuma ile ele alacağı yapıtın her bir başlığını, olaylarını, kişilerini önceki bilgilerini gözden geçirerek okuması gerekir. Oldukça zengin bir olay, olgu, kurum, kişi örgüsünün içine okur önyargısız girmelidir. Kimi yapıtlar bir okuyuş sonrası kütüphanelerde yerini alırlar. Okuyup bitirdiğimiz yapıtların çok azı konusunda okuduktan sonra nereye koyacağımız üzerine düşünürüz. Oldukça altüstlüklerle geçen Türkiye’nin son yetmiş yıllık tarihini daha iyi anlamak için okuduğumuz yapıtların yanına konulacak cesaretli bir “anı biyografi”yi Ahmet Say düşün yaşantımıza katmış bulunmaktadır. Sık sık başvurmamız gerekebilir.

www.ulusalodak.net


TÜRKİYE KOMÜNİST PARTİSİ VE DR.HİKMET KIVILCIMLI

İstanbul merkezli kurulan Sosyal İnsan Yayınları'nın “Sosyal Tarih Dizisi” 5. Kitabında Doktor Hikmet Kıvılcımlı ile Türkiye Komünist Partisi ilişkilerini ele alıyor.

Özenli bir baskı ile yayına hazırlanan kitap, yayınevi notu, önsöz, içindekiler, giriş, ekler, kaynakça ile birlikte toplam 384 sayfa.

Cenk Ağcabay tarafından yayına hazırlanan yapıt, Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın yaşamı, siyasal mücadelesi hakkında ayrıntılı bilgiler vermekle birlikte esas olarak Kıvılcımlı’nın 1940 yılına kadar olan siyasal mücadelesini esas alıyor.

Yoğun bir çalışmanın ürünü olan kitap bu siyasal mücadele içinde Türkiye Komünist Partisi ile Doktor’un ilişkilerini belgelerle ve söyleşilerle ortaya koyuyor.

Yaşadığı süreçte Doktor'la ve Doktor'un “orijinal-yerli” görüşleriyle hiç barışmamış onlarca kişi kaynakçada yer alırken, görüşülenler  arasında Fuat Fegan, Doğu Perinçek, Atilla Türk, Orhan Aydın, Ahmet Camuşçuoğlu, Selahattin Okur, Demir Küçükaydın, Sarp Kuray’ın olmaması büyük eksiklik.

Doktor Hikmet Kıvılcımlı 7 şubat 1967 tarihinde yayınlanan ve “Yazı Hayatının Ellinci Yılında Kerim Sadi” adı ile 1969 yılında Öncü Kitabevi'nin genel dağıtımını yaptığı  F.Berke’nin derlemesinde şunları kendisinden sonraki kuşaklara söylüyor:

“…TİP ve YÖN gibi yeni güçler yanında ESKİ Sosyalistlerin “Kaç tümeni var?” demeyelim. Eski adsız birikimin mirasyediliğine düşeriz. Fincancı katırlarını ürkütme bahanesi de çağını yitirdi. Nitekim şimdi başka bahane uyduruluyor: Eskilerin kırgınlıkları ile yeni kuşakların kulak tozları, hatta ödleri patlatılmak isteniyor. Aşağısı sakal, yukarısı bıyık diye tükürülmediğinden cür’etlenilmesin. Hikmet Kıvılcımlı:Nazım Hikmet’e ve Kerim Sadi’ye ağır saldırmış…Kerim Sadi:Hikmete ve Nazıma verip veriştirmedik şey bırakmamış..Nazım, daha “şairane” sözü gümüş sayıp, davranış altınlarıyla onlara taş çıkartmış..Bu, madalyanın bilinen bir yüzüdür.

Kimsenin bilmediği, bilenlerinse yeni kuşaklardan sakladıkları madalyanın inanılmaz öbür yüzü vardır: O “üç silahşör” Eski sosyalist, birbirlerini yaraladıkları ölçüde sevmeği öğrenmişlerdir. Teoride ve pratikte birbirlerinin yanlışlarını yalın kılıç delik deşik etmekte gözlerini kırpmayan bu üç insan, ilk buluşmalarında çocukça şen kahkahalarla kucaklaşmaktan bir gün geri kalmamışlardır. Özellikle Eski sosyalistler bu bakımdan, Yeni Sosyalistler arası bağlılıklarda maya rolünü oynayabilirler. Yeni kuşaklara, kişisel deve kinleri ve sülale kan davaları yerine bu eski sosyalist kardeşlik mayası aktarılabilir.”

Cenk Ağcabay’ın derlediklerine önsözü Vedat Türkali yazmış. Yararlanılan kaynak ve kişiler 1940 yılına değin olan ilişkilerde Doktor’u “Dış TKP” kadrolarına eklemliyor. Doktorun “üç silahşör” diye tanımladığı ilişkiye değil, “İsmail Marat”lara ağırlık veriyor. Bu nedenle Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın “En eski, eski, yeni” olarak sosyalistleri ayrımında kendisi ile yakın ilişkide olanların görüşlerine yapıtta pek yer verilmemiş olduğu ortaya çıkıyor.

Kaynakçada da aynı tutum söz konusu. TKP tarihi tek yanlı olarak, sonunda “Haydar Kutlu” yla sonuçlanan “dış TKP” açısından ele alınarak, Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın özgün tezleri ve bu özgün tezleri temelinde yükselen, “Vatan Partisi” ile taçlanan bağımsız siyasi iradesi adeta yok sayılıyor. Doktorun kemiklerini sızlatacak etnik sorunlara bakışla, Kemalizm ve Mustafa Kemal hakkındaki görüşler oldukça tekrarlanarak kitabın sayfa sayısını artıran bir tabloyu ortaya çıkarıyor.

Türkiye komünist Partisi ve Doktor Hikmet Kıvılcımlı adı ile yapılacak bir belgesel çalışmada verilen Kaynakçada “Ürün", "Toplum ve Bilim", "Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi” yer alırken; 1920 Tarihli “Ziya”, 1922 tarihli “Seyyare Yeni Dünya”, 1920 tarihli “Emek”, 1922 tarihli “Yeni Hayat”, 1921 tarihli “Fevkalade Amele Nüshaları, ve 1924 tarihli “Aydınlık”ın kaynakçada yer almaması “TKP” konusunda tek yanlılığın somut göstergesi.

Gene “Edebiyat ve Eleştiri", "Yön” kaynakçada yer alırken Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın yazılarının da çokça yer aldığı Türk Solu ve  Aydınlık dergilerinden yararlanılmamış.

Sonuç olarak oldukça yoğun bir emek ve masrafla ortaya çıkarılmış yapıt Doktor Hikmet Kıvılcımlı ve TKP ilişkilerini değil, “Dış TKP”nin Doktor'a bakış açısını ortaya koyan, “sosyal ve siyasal tarihi” değil “ay ve gün olarak tarihi, olayları, ilişkileri” gelişigüzel bir araya getiren nitelikte “olaylar derlemesi “olarak okura sunuluyor.

“Ziya” nın 21 Mart 1923 sayısında “İzmir’de akdolunan İktisat Kongresi yeni Türkiye tarihine pek mühim bir vaka ilave ediyor. Bu kongrede Türkiye Komünist Partisi müstesna olmak üzere-çünkü bu parti dört aydan beri adeta kanun harici edilmiş ve bütün rehberleri zindana atılmış” olarak belirttiği süreci yaşayan ve 1971 yılına (öldüğü yıl) değin ülkesinde kalarak “sosyalizm”i teorik ve pratik olarak yaşayan, taşıyan ve yeni kuşaklara aktaran Doktor Hikmet Kıvılcımlı 384 sayfalık kitabın içinde kaynakçada belirtilen kişi ve yayınların “dış TKP’ye eklemlenmesiyle” adeta yok oluyor.

Atila Sarp


İSYAN VE TEVEKKÜL

Bir Harf Yayınları tarafından Mayıs 2008 de yayını yapılan, 20 TL'den  piyasaya çıkan, baskı ve  İsyan ve Tevekkül, "Genç Ordu" içinden çıkan ve "sosyalizm" yolunda yürüyen Sarp Kuray tarafından yazılmış anı-belge-kuram-yanıtlar içeren bir yapıt. 

504 sayfalık yapıt, yazarının diliyle "Görünüşte eşkiya, manada evliya olan bütün halk yiğitlerine..." ve "elbette sevgili anneme" diye  yapıtı adına yazdığı ve seslendiklerini belirtiyor.

Ünlü bir siyasetçimiz olan Osman Bölükbaşı "Perde önünde evliya, arkasında eşkiya olanlardan sakının" diye miting alanlarında kendisini dinlemeye gelen yurttaşları uyarırdı.

İsyan ve Tevekkül ile Sarp Kuray, sosyal mücadelenin ateşi içinde pişen bir sosyalizm militanı, düşünür olarak yeni kuşaklara aktarımda bulunuyor. 1960'lı yılların özellikle 69-71 "9 Mart sonrası ve 12 Mart"ın perde arkasındaki eşkiyalarını tanımamıza katkıda bulunuyor.

Kitap Osmanlı'dan Modern Cumhuriyet'e geçiş konusunda tezleri tartışıyor.

"Türk Genel Devrimi"nin bütün ana ve ara konaklarında durup açıklamalarda ve yansıtmada bulunuyor.

Cumhuriyetin kuruluş sürecini, Mustafa Kemal ve çevresini irdeleyerek, Kurtuluş Savaşı ve cephe önü ile gerisinden sahneler ortaya koyuyor.

Cumhuriyet devrimine karşı gelişen karşıdevrim sürecini ve bu sürecin içinde 60'ların ordu ve gençlik başkaldırışını irdeliyor. Yurtdışında mücadeleye devam etmenin getirdiği sorunlara da el atıyor.

Bugün aklanma kararı Türk Hukuk ve Yargılama Tarihine geçecek manipülasyonlarla geçen bir sonuçla ağırlaştırılmış müebbet hapse döndürülen yazar, kalan cezasını çekmek üzere teslim oluyor ve 2009 yılının başından bu yana da F Tipi Cezaevinde tek başına bir odada gün tamamlamaya başlamış durumda.

Sarp Kuray "isyan" ile karşı çıktığı düzenin önüne koyduğu idam cezası, ağır hapis, müebbet ağır hapis, öldürmeye teşebbüs, silahla ağır yaralamalara "tevekkül" ile boyun eğiyor.

En büyük isyanı ise her kötü günü yakınları ve dostlarıyla aştığında, her iyi günde yanı başında biten ve kendisini sarıp sarmalayıp bir diğer kötü günde arkasından vuran "yol arkadaşlarına".

Yapıtını bu nedenle "tevekkül" ile değil "isyan" ile "Şahsıma Yönelik Yapılan Seviyesiz ve Maksatlı Saldırılara Kısa Yanıt" diyerek bitiriyor.

İsyan ve Tevekkül'ün 3 Ana Başlık, 77 ara başlıktan oluşan konularını okur "orta hızla", her bir ara başlığın içerdiği konudaki yayınlanmış "başka yapıtlarla karşılaştırarak", "masa başında"  okumasını öneriyoruz.

İsyan ve Tevekkül, geniş ve kapsamlı içeriği ile Osmanlı'dan çıkıp günümüze gelen "modern" tarihimizi anlamak, bu yakın tarih içindeki "genç ordu" ve "genç öğrenci" başkaldırışını kavramak konusunda kitaplıklarımızda bulunması gereken başyapıtlarda birisi olarak görülmelidir.

Yazarın dizlerinde anlattığı yaşamı, ilk devrimci eylemlere girişi, bozuk düzene katılmak yerine, Vali olan Babası, Başsavcı olan Dayısı, subay yapan Türk Ordusu olanaklarıyla "düzende yer kapmak" gibi en geniş olanakları, halk için "reddetmesi" ise, bu olanakların her hangi birine kavuştukları anda bırakın mücadeleye devamı "halkın" yanında yer almaktan kaçan devrim ve sosyalizm  dönekleri için tokat niteliğinde.  

Atila Sarp

www.ulusalodak.net


“Oy Cihan Bizum Cihan”

Güncel Yayıncılık tarafından Mart 2009’da yayınlanmış 232 sayfalık bir yeni yayın “Oy Cihan Bizum Cihan”.Yazarı Nuran Alptekin Kepenek.

Yazar 68 Kuşağı’nın simge isimlerinden “Cihan Alptekin”in ablası.

Yalnız Cihan Alptekin’i değil, onun bütün arkadaşlarının yaşadıklarını anlatmaya çalışıyor yazdıklarında. Onun arkadaşlarına bir “abla” olarak baktığı için, yazdıklarında “siyasal” yön değil “gerçekler” sıralanıyor.

Cihan Alptekin’i öğrenci hareketlerinde İstanbul “Devrimci Öğrenci Birliği-DÖB” hareketini yaratan Deniz Gezmiş ve arkadaşları ile birlikte tanıdım.

Dev-Genç sürekli, altını çizdiğim gibi bir “insiyatifler birliği” idi.

Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu İstanbul Bölge Yürütme Kurulu Başkanı Cihan Alptekin idi.

Genel Başkan ve yürütme kurulu olarak 15 Ekim 1969-16 Ekim 1970 arasındaki süreçte İstanbul’da ardımıza bakmadan bıraktığımız bir bölge yürütme idi bu.

Cihan Alptekin 68 Kuşağı’nın örnek gençlerindendi. Yalnız yiğitliğiyle değil. Bilgisini geliştirmesi, düşüncelerini kağıda özentisiz dökmesi, düşüncesi ile pratiği arasında sarsılmaz bağlar bulunması ve bunların hepsinden daha önemlisi, “Döbistik” dediğimiz havanın dışında bir “DÖB”lü olmasıydı.

Cihan Alptekin ile son karşılaşmamız Kasım 1971 de kartal Maltepe Cezaevinde oldu. Cezaevinde tünel kazıldığını bilenler arasındaydım. Mahir Çayan ile koğuşunda bire bir yaptığımız konuşmada ciddi bir “özeleştiri” içinde olduğunu anlamıştım. O gün yanımda getirdiğim içkiyi birlikte koğuşta içerken bana tamamı bir türlü yayınlanmayan “ada” şiirini yazdığı kağıtlardan okudu. Doktor Hikmet’i geç anlamaktan dolayı büyük bir pişmanlığı vardı. Bizim kuşağın yüzde doksanının öleceğini söyledi. Ben kendisine düşüncelerimi söyledim. Bir gün sonra da kaçma hazırlıkları yapılan koğuşa gittim. Koğuşta olan ve “THKP-C ve THKO” kurucusu olan arkadaşlarıma, “ben de kaçma grubuna katılmak istiyorum, bunun ciddi yansıması olur, saklanmada,bundan sonraki sürecteki eylemlerle ilgili birlikte hareket etmemizi yararlı görüyorum” dedim. Kaçma olayının “THKP-THKO Ortak eylemi olması” nedeniyle gruba katılmam arkadaşlarca uygun görülmedi. Bu konuşmalar sırasında Cihan Alptekin sessiz ve durgun duruyordu. Hiç konuşmadı. Her zaman bir konu üzerinde kararsız ve düşünce üretmeye çalıştığı zamanlarda yaptığı gibi başını öne eğik durumda eliyle bıyıklarının ucunu çekiştirerek konuyu izlemekle yetindi.

Kaçışın ardından cezaevinde önlemler sıklaştı, hepimizi Selimiye’ye naklettiler. 31 Mart 1972 günlü Günaydın Gazetesi “Kızıldere” katliamında ölen arkadaşlarımızın resimlerini yayınlamıştı. Ranzalardaki duvarlara resimleri yapıştırdık. Cihan Alptekin de aralarındaydı. Bir köy mitinginde konuşma sırasında ağladığım eleştirildiği için, içinde Cihan’ın da olduğu arkadaşlarım için gizlice ağlamaktan başka yapacağım bir şey yoktu. En çok canımı sıkanda sağ kaldığı öğrenilir öğrenilmez "THKP-C"liler tarafından duvarda öldü diye çıkan Ertuğrul Kürkçü'nün resminin hemen üzerine çarpılar konularak kazınması olmuştu.  

“Cihan Alptekin”in kardeşi “Muzaffer” Ankara Belediyesi ASKİ’ye iş başvurusunda bulunmuştu. Ben de yardımcı oldum, eski belediyeci arkadaşlarımın desteğini istedim. İşe girişinden uzun bir zaman sonra kendisini görmek istedim. ASKİ Personel dairesinden tahsilat gişelerinde çalıştığını öğrendim. ASKİ Genel Müdürlüğünün tahsilat gişeleri yan yana önü açık kabinlerden oluşuyordu. İçeri girer girmez kabin arkasındaki gençlere baktım. Görünce tanıdım. “Cihan Alptekin” karşımdaydı. Yanına gittim ve kendisine “Muzaffer Alptekin”sin değil mi, dedim. Kendimi tanıttım . Gözlerimden akan yaşları tutamıyordum “Cihan Alptekin” karşımda canlanmıştı. “Ben daha küçüktüm ama herkes kendisine çok benzediğimi söylüyor,demek ki doğru atila ağabey” dedi Muzzaffer. Bir daha da kendisini görmedim.

“Oy Cihan Bizum Cihan”, okurken bir kez daha, gizli gizli ağlattı “Cihan Alptekin” için.

Onun kısa süreli ama yoğun geçen öğrencilik dönemindeki öne çıkışının alt yapısını “abla”sının yazdıklarıyla anlamak, Cihan Alptekin’le birlikte ilköğretim ve ortaöğretim günlerine beni götürdü.

Cihan Alptekin’in “ezbere bilgi”ye dayalı “kuramsal” açıklamalardan çok daha dolu ve içerikli yazı ve konuşmalarındaki “devrim” üzerine düşüncelerinin dayandığı temeli  ablası Nuran Alptekin Kepenek’in yazdıklarını okudukça daha iyi anladım.

Kardeşi Muzaffer Alptekin’in güncelleştirdiği, ağabeyi Cihan Alptekin’in gömütü ve kendisinden geride kalan yazılar, eşyalarla “Türk Devrim Tarihi”nde yer alacak bir nokta haline gelen Rize’nin Ardeşen İlçesindeki Öce-Yeniyol köyü ile birlikte ele alıyordu ablası kardeşinin “devrimci”yaşamını.

Kurtuluş Savaşını yaşamış, Cumhuriyet Devrimi’nin kurumlarıyla birlikte kapalı ekonomiden, yeni Cumhuriyet ekonomisine geçmiş bir “köy” yaşamında doğmuştu Cihan Alptekin. Yerel kültür ile Cumhuriyetin getirdiği yeni kültürün inançta, dilde, günlük ekonomik ve sosyal yaşamda, giderek kültür ve eğitimde bütün ilişki ve çelişkileri  köyünde yaşayarak gelişmişti Cihan Alptekin. Yurdun her yanında benzeri süreci yaşayan bütün yaşıtları gibi serpilip, eğitilip, yüksek öğrenim çağına geliş süreciyle birlikte “Cumhuriyet” adına anlatılanlarla, “Cumhuriyet” adına yönetenlerin; "Türk Genel Devrimi"nin getirdiği değerlerle, Cumhuriyet kurumlarına yerleşip ,ağızlarında "Atatürkçülük" ülkeyi emperyalizme peşkeş çekenlerin, çelişkisine başkaldırmıştı.

Halkın bağrından Türkiye’nin dört bir yanında ortaya çıkıp 1923 de “Cumhuriyet” ile taçlanan “Türk Genel Devrimi”nin üzerine sis ve bulutlar çökmeye , karşı devrim rüzgarları fırtınalara dönmeye, kasırgaların “devrim”in bütün kurumlarını yıkmaya başladığı bir sürece karşı çıkışın binlerce “kıvılcım”ından biri olmuştu Cihan Alptekin’in de 1947-1972 yılları arasında geçen yaşamı.

Ve karşıdevrimcilerin kahpe bir pususunda söndürülmüştü Cihan Alptekin’in ateşi.

“Namlunun içinde duran bir kurşun gibi susma”ya yazgılanmıştı en yakınları.

Nuran Alptekin Kepenek, kurgulayanların oyununu boşa çıkararak mermiye tetiği kendisi düşürmüştür, yazdıklarıyla, anlattıklarıyla, yüreğinde duyduklarıyla.

“Oy Cihan Bizum Cihan” Cihan Alptekin’in arkadaşlarının,öğretmen ablasının, onun anısına ve mücadelesine daima saygılı eniştesinin, “her bir bir ateş parçası” yeğenlerinin, sekiz kardeşinin, köylülerinin anlatısıdır aynı zamanda.

Atila Sarp


 

BENİ NE ÖLÜMLER İSTEDİ DE VERMEDİM

Yazgülü Aldoğan

Necla Maraşlı, Senfoni Yayınları, 2001, 96 sayfa, 3 milyon 500 bin lira.

Kim bu Necla Maraşlı? Yoksa geçen yıl Yaşar'ı keşfettiğim(!) gibi, herkes tanıyor da benim mi haberim yok? Masamda bulduğum kitabın kapağında adı yazıyor, ama alışılageldiği gibi arka kapakta ne bir fotoğraf, ne de iki satır tanıtıcı bilgi yazar hakkında. Ne de bir önsöz. Ama muhteşem bir sonsöz. Ne var ki bize değil, o kahrolası sevgiliye! Önce kitabın adı çarpıyor: 'Beni ne ölümler istedi de vermedim'

Severim adı çarpan kitapları. Adalet Ağaoğlu'nu ilk sevmem de böyle başlamıştı, yıllar önce. Şöyle bir karıştırıyorum kitabı, ağır duygu yüklü. Damardan! Edebiyat mı paralıyor diyorum, bir de bakıyorum ki takılmışım da okuyorum! Şiirleri düz, düzyazıları şiir lezzetinde. Gece olmuş. Yol tıkalı. Kıçın kıçın gidiyoruz. Arabanın içinde tek başıma sıkıntıdan patlayabilirim. Necla geliyor aklıma. Teybe Yaşar'ı koyuyorum. Direksiyonun üstüne Necla'yı. Işığı da açıp okumaya dalıyorum. Kim takar yolun tıkanmasını... Kırkbeş dakika geçmiş, hala Doğan Medya Center'dan Bayrampaşa'ya gelememişiz, ama Necla'yı çözmedeyiz, Yaşar'ı da! Burası bir kitap eki, bırak şimdi Yaşar'ı...
Hakkında hiç bir şey bilmediğim Necla, kaç yaşındadır, ne okumuş, ne yazmış, daha önce ne yapmıştır, nerededir, yoğun bir sevda masalı yazmış, bir aşk şiiri kıvamında ve yüreği aşkla çarpan herkese pek bir iyi gelecek duygusallıkla, kıvrak bir üslupla, zengin betimlemelerle süslemiş.
'Sıkışmıştık daracık bir odada kocaman bir aşk yanıbaşımızda. Sığamıyorduk üçümüz aynı anda ve acı çekiyorduk. Oksijeni eksik kalıyordu aşkın.' nefesini kesiyor insanın.
'Ben hayatı hep, penceremin karesinin izin verdiği yerden, izledim' dizeleri dar alanları anlatıyor. Ya 'Hiç'?
Hiç görmedin ki beni
Hiç sevmedin ki beni
Hiç yaşamadın ki beni
Nereden bileceksin seni.
Son söz'de ise bu duygu yüklü dizeler bitmesin istiyorsunuz, ağzınızda buruk şarap tadı, keyif sarhoşluğuyla:
'Anlamım seninle, sensiz yarımım ve biliyorum ki ben ancak seninle tamamlanırım. Beni al, beni çöz, seninle biteyim. Ve gel. Son paragrafımda son cümlemin sonuna.
Nokta ol, dur. Dur ve bir daha hiç gitme. Bırak cümlem ardında kalsın. Önsözüm de sende, sonsözüm de sende.'
Hani pek öyle aşk şiiri falan sevmem ama... Ben bu Necla'yı sevdim. Çok sevdim! 'Yağmur tüm acısı gözlerinde, tüm hüznü gözlerinde, hasretleri, özlemleri, hayalleri, umutları, tüm sevdası gözlerinde, kirpiklerini kaldırıp dağa baktı, 'benim için bir aşk şiiri yazar mısın?' dedi...' Necla bir aşk şiiri yazmış, sevenlere de, sevmeyenlere de...


PUSLU CAMIN ARKASINDAN - Sadun AREN

Temmuz 2007, ulusalodak

Düşünsel ve eylemsel sosyalizmin Türkiye’deki isimlerinden Sadun Aren’in bu kitabı İmge Yayınevi tarafından 339 sayfa olarak 2007 yılında yayınlanmış.

Sadun Aren çocukluğunu ve anımsadıklarını, sosyalizm akımına nasıl katıldığını ve yolda yürürken kimlerle ve nasıl, hangi amaçla ve hangi hedefe doğru birlikte olduğunu akıcı bir dille anlatıyor. Kimi yerlerde samimiyetin verdiği akıcılığı değiştirmeden aynı konuyu ayrı biçimde anlatsa da kitap sosyalizm yolunda yürüyenler ve sosyalizmin ne olup olmadığını yaşayan bir tarihin diklinden anlamak isteyenler için okunmaya değer.

TKP, 1951 Tevkifatı, 27 Mayıs Darbesi (yazar 27 Mayıs Devrimi de diyor), TİP, FKF, 12 Mart Darbesi, Niğde Cezaevi, 12 Eylül Darbesi, Dil Okulu, DİK, SBP, Sosyalizmin Yeni Yolu konularında bilinenleri yaşayanın dili ile aktarıyor.

Behice Boran, Kemal Ergin, Neriman Hikmet, İdris Erdinç, Kerpiç Mustafa, Ayakkabıcı Mustafa, Mehmet Ali Aybar, Suat Derviş, Ömer Lütfü Tuncer, Necdet Uğur, Vedat Türkali, Nejat Özon, Sevim Altıneş, Aclan Sayılgan, Zeki Baştımar, Sevim Tarı, Şevket Süreyya Aydemir, Doğan Avcıoğlu, C.Reşit Eyuboğlu, Mümtaz Soysal, Adnan Cemgil, Cemal Hakkı Selek, Fethi Naci, Nihat Sargın, İbrahim Güzelce, Muzaffer Şeref, Çetin Altan, Niyazi Ağırnaslı, Can Yücel başta olmak üzere yol üzerindeki  tanışıklıkları eylemle birlikte anıyor, anımsatıyor.

“Puslu Camın Arkasından” Türk sosyalizminin inanç ve eylem  adamlarından Sadun Aren’in 12 Mart'dan sonra geliştirdiği, küreselleşmiş dünyada egemen olan emperyalizmin içindeki çelişkilerin çatlaklarında dolaşarak yıkılabileceği anlayışını doğru değerlendirmek için bir el kitabı.

Küreselleşme değerleri ile evrensel değerlerin ayrı olduğu gerçeğini, üzerine ABD ya da AB logosu vurulduğunda “terörün” “demokrasi”ye döndüğü eleştirinizi unutarak okumanızı salık veriyoruz.

ULUSALODAK


POSTAL - Mazhar Eylem Şimşek

Haziran 2007, ulusalodak

Oba Yayıcılık tarafından Mayıs 2006 da yayınlanan Postal Romanı 230 sayfa. Yazarı Mazhar Eylem Şimşek.  1948 doğumlu yazarın ilkokul, ortaokul, lise ve yüksek öğrenim, askeri yüksek okul ile geçen eğitim yaşamı Ankara’da geçmiş. Gazetecilik yaşamı yanında sivil toplum kuruluşları, sendikalar ve siyasal partilerle ilişkilerinde üye, yönetici, Genel Başkan olarak bulunan yazar çeşitli dergi, gazete, radyo ve televizyonlarda görevlerde bulunmuş ve  bu yaşantısının içinde Hamal, Göbekbağı, Koyunağılı, Dünden Bugüne Cumhuriyetimiz ve bize gelen Postal adlı yapıtlarını Türk okurlarına sunmuş.

Yazarın yaşam süresi içinde 27 mayıs devrimi, 12 mart, 12 eylül’ler gelmiş geçmiş. Postal 12 Mart ve 12 Eylül dönemindeki yaşanmışlıkları ele alan bir roman. Roman kahramanı “Devrim”in şahsında yazar bizlere 12 Mart ve 12 Eylül’lerin arkada kalan sahnelerinden alıntılar sunuyor. Bu sunuşlardaki ana öğe asker postalının “Atatürkçülük” adına “gerçek Atatürkçüleri” ezmesine olan sitemdir. “Atatürkçü Düşünce Sistemi” ile olayları romanında irdeleyen ve yorumlar sunan yazara göre 12 Mart ve 12 Eylül milletin gerçek sahipleri olan Atatürkçüleri ezen bir “Postal”dır. “27 Mayıs Ulusal Devrimi” ile kazanılanlar bu postalın altında ezilmiştir.

Yazara göre Amerikan işçi sınıfını ezen “Demir Ökçe”, bizde de aynı işlevini görerek ulusun evlatlarını ezmiş ve “Atatürkçü”lük adına bu işlevi 12 Mart ve 12 Eylül’cüler yerine getirmiştir.

Bütün “Demir Ökçe” lerin ulusun üstüne inmesindeki motif “işkence”, “Postal” da da bütün gerçekliği ile sunulmaktadır.

Ankara da yaşayan  “Bizans entelektüellerine” özenmeyen “Eylem”ci Türk devrimci aydınlarının, 68 Kuşağı’nın, aynı okyanusa ulaşmaya çalışan çeşitli dere ve pınarlardaki düşünce farklılıklarının köpükleri içinde akıp giden örgütlenme ve eylem adamlarının tanışığı Mazhar Eylem Şimşek’in “Postal” romanı, bir bölümünde insanın kendisinin de ifadesini bulacağı sadelik içinde bize gerçekleri sunuyor.  

ULUSALODAK


BENİM YOLUM -Tayfun Talipoğlu

Nisan 2007, ulusalodak

EKİN yayınlarından çıkan 166 sayfa bir kitap. Ekranlardan izlediğimiz yaşayan Evliya Çelebi’lerimizden Tayfun Talipoğlu yazmış. “Benim Yolum”. 

“Bir yol bir yola, yollar insana ulaşıyorsa,yol da bizim, yolcu da…”diyor Talipoğlu önsözünde. Kitabını da kitabın emekçisine ithaf (hediye,armağan) ediyor. 

Sözünü ettiği yolun 1962 yılı doğumundan kitabı yazdığı günlere ilişkin anılarını lirik bir dille olgular, olaylar ve kişi adlarıyla bezemiş şiirimsi anlatılarla 166 sayfaya sığdırmış. Yapıtının siyasal yanını ise yazarın  “benim yolum 80 kuşağından bir kesit aslında. Yolun,sadece adı benim. Hepimiz aynı yoldaydık oysa…”sözleri belirtiyor.

Yazarın doğumundan kitabı yazdığı güne değin geçen yıllar Türk Siyasal Yaşamı’nın en hareketli ve bu nedenle de içinde yazarın da bulunduğu genç insanların en az düşünerek davranma gösterdiği yıllar. Yol ve Ada sözcükleri ise bu yılların en çok sıkıntısını çekmiş bir siyasal duruşun gençlerince kullanılageliyor. 

“Ada” ve “Adalı” düzene başkaldıran Mahir Çayan’ın kendisini ve iç muhasebesini yaptığı tutumunu açıklamak için arkadaşlarıyla son konuşmalarında ve son yazılarında kullandığı iki kavram. “Yol” kavramı ise siyasal anlamda çok daha yaygın ve çok daha eski günlerden bu yana kullanılıyor. Talipoğlu bu kavramları öne çıkararak yazdıklarını tanımlarken içinden geldiği olayların olgular ve kişiler zincirini ortaya serpiyor yürüdüğü yol boyunca. 

İyi de yapıyor. Bir kez yazdıkları “sahici” şeyler. Ama bundan daha önemlisi adaletsiz bir düzene karşı isyan eden genç insanların utku ve yenilgi altüstlüğündeki anılarıdır yazdıklarını ilginç kılan. Atatürk Lisesi’nin tarihsel eğitim sürecine ilişkin yazdıkları ise üzerinde düşünülmeye ve incelenmeye değer. İçinde devletin elinin olduğu ölümüne kamplaşmaların acı faturasını ad ve zaman belirterek cesurca sergiliyor. 

Bu yavaşlatılmış sinema kareleri gibi akan sergileme çoklarının yenilgi sonrası sustuğuna, 12 Marttan ders almadan 12 Eylüle ulaşmanın kritiğini yapmamasına karşı, olaylar içine sürüklenen ve iki ateş arasında kalan genç bir insanın cesurca  iç dökümü yapıtı dikkate değer kılan diğer önemli bir yan.

Okuma, sevme, sözlenme, evlenme, diplomalı olma, işe girme, yeni bir iş, yeni bir aş, sınav, torpil, kayırma, arka çıkma, yollara vurma. Anadolu insanının siyasal altüstlüklerin sürecinde kişinin bu yolu bir yaşama kavgası ve yazar bu yoldaki iniş çıkışları da iletiyor.  Sıcağı sıcağına yaşanan depremler, iç kavga ile birlikte yaşama kavgasının 1 milyon kilometrelik ilk yol bölümü dökülmüş satırlara. 

Yürüdüğümüz yolda bir ekranda karşımıza çıkan Tayfun Talipoğlu’nun Anadolu renklerini ortaya serişindeki sadelik ve sıradanlık yazdığı kitabı okuyunca daha iyi anlaşılıyor. 

Kitap için iletişim ilk sayfada ttalipoğlu@ixir.com ve ftalipoglu@superonlıne.com epostaları olarak verilmiş.

ULUSALODAK