ADALET DÜNYANIN TEMELİDİR
Yekta Güngör ÖZDEN , Mart 2007
Anayasa Mahkemesi Önceki Başkanlarından
Herkese yaraşır olduğunu vermek anlamındaki “hak” duygusunu özetleyen adalet, eşitliği, barışı, dinginlik ve mutluluğu amaçlar. İnsan haklarından türetilen bu kavram, gerçek demokrasinin kaynağı, düzenin dayanağıdır. Adaletin değişik tanımlarla benimsenen varlığı, gerçekleşme çabalarına bile önem kazandıran saygınlığı, tartışılmaz değeri onu yalnız ülkenin değil, dünyanın temeli kılmıştır. Toplumsal namus olarak insanlık ülküsünün de simgesidir. Adalet içinde yaşamak, adaletli olmak onuru toplumların değişmez özlemidir. Hukuk, adaletten üretilir ve kurallar dizini yasalarla yaşama geçer. Bu görevi yerine getiren kurum ya da organ yargıdır. Ulusal hukukların kaynağı olan Anayasa’nın örgütlediği devlet yapısı için yargı organının özel bir yeri vardır. 1924 Anayasası'nda “yargı gücü” başlığıyla yer alan organ 1961 ve 1982 Anayasalarında “yargı yetkisi” başlığı altında düzenlenmiş, bu yetkinin Türk Ulusu adına bağımsız mahkemelerce kullanılacağı öngörülmüş, yapılanma, görev ve yetki ayrıntıları Anayasa ve yasa kurallarıyla belirtilmiştir. İnsanlık ve yurttaşlık bilincini dokuyan öğleler arasında özgün bir yeri bulunan ahlakın hukukla kurduğu bağla geçerliği sağlanan, özümsenen adalet gerçekte üstün değerler olgusudur. Yargılama çalışmalarıyla toplum ve kişi yaşamına yansıyarak tuttuğu ışık kamusal aydınlanmadır. Bu tada ulaşmak için çekilen güçlükler, göğüslenen yoksunluklar, katlanılan özveriler, yitirilen insanlar ve zaman gözetilirse konunun önemi daha iyi anlaşılır. Adalete kavuşmak için ulusların tarihinde savaşlara uzanan nice olaylara ilişkin kara ve kanlı sayfalar vardır. Yalnız kişiler arasında değil, bireylerle devlet ve devletler arasındaki ilişkileri düzenleyen kurallarla erişilmek istenen adaleti yurttaşlara en doyurucu biçimde sunmak, yükümlülüklerin en öncelikli olanıdır.
Özdeyiş niteliğinde çok anlamlı sözlerle açıklanan adalete bağlılığı, hukuka saygıyı günlük yaşamımızda “hukuk devleti” söylemiyle açıklarız. Tüm işlem ve eylemleri hukuka uygun, hukuka bağlılığı varlık nedeni ve koşulu sayan, anayasal demokratik düzeni özenle ve ödünsüz gerçekleştirmeye çalışan, anayasanın da üstünde evrensel hukuk ilkelerinin bulunduğunu benimseyen, insan hak ve özgürlüklerini koruyup güçlendiren, bağımsız yargı denetimine açık, haklara ve yükümlülüklere karşı duyarlı, gücünü hukuktan alan ve her alanda adaleti sağlamaya çalışan devlet, hukuk devletidir. Ülkemizde seçimler öncesi sık sık sözü edilip sonra unutulan, ancak bilim çevrelerinde ve daha çok yargı kararlarında sözü edilen hukuk devletinin oluştuğunu savunmak güçtür. Anayasa’nın 2. maddesindeki tanım, geleceğe yönelik özlemi anlatır. Hukuk devlet gerçekten oluşsaydı bugün üstesinden gelinmeye çalışılan sorunların çoğu yaşanmazdı. Hukuk devleti hukukçular devleti, hukukçuların üstünlüğü, önceliği, ağırlığı, ayrıcalığı olan devlet, yargıçlar devleti değil, hukukun egemen olduğu devlettir. Olumsuzlukları hukukçulara ve hukuka yükleyerek sorumluluktan kurtulmaya çalışan yetersiz siyasetçiler genelde hukuktan yakınırken, hukukun ölçüleri dışında kalmayı, istediklerini yapmayı, denetime katlanamadıklarını ortaya koyarlar. Adaletçi
sağlanmadan adalet sağlanamaz. Hukuk eğitim ve öğretiminin yararları yadsınamaz. Ahlaklı, çalışkan, yürekli hukukçuların çabalarıyla gelinen düzeyin engelini siyasetçiler oluşturmaktadır. Çoğulcu katılımcı, kurallar ve kurumlar düzeni demokrasiyi sayısal çoğunlukla bir tutan gerici anlayış oluşturulan kurallar, hukuku etkisiz kılmakta, toplumun güvenini sarsmaktadır. Bağımsız, yansız, anlayışlı, etkin bir yargı en sağlıklı güvencedir. Herkesin her zaman gereksinim duyacağı adaleti kendilerini güçlü buldukları zaman dışlayan ilkel anlayıştakiler ona sığınacakları zaman çözümsüz kalabileceklerini düşünmemektedirler. Hukuku dışlayan bir ahlak anlayışı gibi ahlakı dışlayan bir hukuk anlayışı da geçerli değildir.
Türkiyemizin gerçek anlamıyla bir hukuk devleti olmasına çalışmak, yönetimin örnek ve öncü davranışlarıyla yurttaşlarımızı hukukun güvencesinde buluşturmak karşılıklı saygı, sevgi ve güvenle toplumsal barışı ve ulusal dayanışmayı sağlamak başlıca görev bilinmelidir. Siyasal demeçler, süslü sözler, alıntılar ve yollamalarla, söz kalabalıklığı ile duruma değinmek yarar getirmemektedir. Değinilecek sorunlar, ele alınacak nedenler çoktur. Ancak bu yazıda yargıya saldırmanın, hukuka yüklenmenin yersizliğini ele almak istiyorum. Yargı, hukuk kurallarını uygulayarak adalete yaşama geçiren devlet organıdır. Dayandığı kuralların yeterliği ölçüsünde kararları doyurucu olmaktadır Anlayış-kavrayış, yorum, çalışma, yetenek doğal olarak yargılama öğeleri arasındadır. Yanlışlıklar ve yanılgılar her yerde, her zaman olabilir. Özdenetim yoluyla giderilip düzeltilecekler dışında ağır hatalar olarak kalanlar da bulunabilir. Bu ayrık durumlar dışında yargının genelde, güçlüklere, olanaksızlıklara, yaklaşım bozukluklarına, engellemelere, savsaklamalara, karalamalara, saldırılara karşın elinden gelen çabayla beklenenleri vermekten ayrılmadığı izlenmektedir.
Yargı düzenimiz-sistemimiz konusunda başlangıçtan bugüne eleştirilecek yönleri bırakıyoruz. Her şey eleştirilebilir, yargı da eleştirilebilir. Eleştirilecek yanları da çoktur. Ancak, kararlarına saygı bir erdem sorunudur. Yargı kararları günümüzde yapıldığı gibi gelişigüzel, kişisel, partisel ve siyasal nedenlerle, yıpratmak ve yıkmak için değil bilimsel biçimde eleştirilir. Günümüz medyasının bir kesimi kendini savcı, bilirkişi, yargıç ve temyiz organı yerine koyarak yayın yapmakta, akıl vermeye kalkışmakta, daha ötesi terbiye dışı anlatımlarla karalamakta, kararlar yerine kararı verenlerin kişiliklerine yönelerek ağır saldırılarda bulunmaktadır. Siyasal çevreler, özellikle uygulamaları durdurulup geçersiz kılan iktidar çevreleri hem bu konuda kötü örnek oluşturmakta, hem de sakıncalara karşı tehlikeli hoş görüşle kışkırtıcı duruma düşmektedir. Yargının da yanlışları, yanılgıları olabilir ama her organınkinden daha azdır. İnsan öğesi alanına uygun yetiştirilmedikçe, çalışma ortamından araç-gereçlerine kadar yeterli biçimde donatılmadıkça, hukuk kuralları etkin içerikte oluşturulmadıkça umulan sonuçlar elde edilemez, beklentiler karşılanamaz. Nedeni, hukukçularda, yargıda aramaktan önce yasalara, yasa oluşumuna eğilmek gerekir. Son günlerde Kaçükçekmece 8. Asliye Ceza Yargıcı bir bayanı tartaklayan sanık yakınının “..gitsin evinde otursun, çocuk doğursun, yemek yapsın!” haykırışındaki çirkinliğin kaynağını içtenlikle aramak gerekir. Eğitimdeki boşluklar ve bozukluklar, inanç sömürüsü kadın-erkek eşitliğine katlanamayan ilkellik ve kötü siyasetin tepkisizliği saldırının itici gücü olmuştur. Af yasaları, yetersiz cezalar, salıvermelerden kaynaklanan yakınmaların birbirine eklenmesi yetmiyormuş gibi 1999 depremiyle ilgili kimi davaların zamanaşımına uğraması nedeniyle “Adalet mi, Rezalet mi?” başlıklı başmakaleler yayımlanıp geciken ve sonuçsuz kalan adalet için ağır eleştiriler gündeme getirilmektedir. Türk Ceza Yasası ile Ceza Yargılama Yöntemi Yasası önceki yıl değiştirilmiş, adalet özleminden çok Avrupa’ya uyum telaşıyla adaletsizlikler doğuran kurallara yer verilmiştir. Hukuk değişken ve devingen bir değerler sistemidir. Yenilikçi ve saydamdır. Zamanın koşulları gözetilerek somutlaşır. İyileştirme
değil, kötüleşme olmuştur. Avrupa Birliği dayatmaları ve ABD baskıları kimi medya ilgililerinin yanlış bir demokrasi ve özgürlük anlayışıyla Türk Ceza Yasası’nın 301. maddesi konusundaki kargaşa bu bağlamdaki durumu yansıtmaktadır.
Avukatların, cumhuriyet savcılarının, yargıçların, yüksek mahkemeler üyelerinin, tüm yargı çalışanlarının paylarının bulunduğu bir an için varsayılsa bile asıl sorun, hukuk kurallarının yetersizliğinde, yapımında, yargı kurumlarının yapılanmasındadır. 1971 Anayasa değişikliğiyle başlayan Anayasa yargısını etkisiz kılma çabaları l982 Anayasası ile ağırlık kazanmış, yurttaşlara insan hak ve özgürlükleri konusunda doğrudan Anayasa Mahkemesi’ne başvurma hakkı tanınmamış, önerilen yeniden yapılanma yaşama geçirilmemiş, siyasal parti kapatma davalarının sonuçsuz kalması için nitelikli çoğunluk koşulu getirilmiş, ayrıntıda başka gerilemeler olmuştur. Bir hukuk devrimi niteliğindeki yürürlüğü durdurma kararına karşı çıkanlar şimdi bu kurumdan yararlanmaktadır. Yüksek mahkemelerin birbirine karşıtlığı sayılacak tutumlar kimi görevlilerle denenmiş, yargının başının bulunmadığı, kollarının olduğu, yüksek mahkemelerin kararlarını denetledikleri mahkemelerin üstü olmadığı unutulmuş, protokol ve aylık yarışına kalkışılmıştır Anayasa Mahkemesi TBMM’nin altında, üstünde, karşısında ve yanında olmayıp kimi işlemlerini ve yasaları denetleyen bir kurumdur. Danıştay’ı Hükümetin, Anayasa Mahkemesi’ni Meclis’in üzerinde sayarak buna katlanamayan anlayış günümüzde de sürmektedir. Kimileri de gerçeği, yararlı özellikleri göz ardı ederek “yargı birliği” önermekte, sistemi onarmayı düşünmemektedir.
Bağımsız yargı, gerçek hukuk devletinin varlığı olmasına karşın ülkemizde sözde kalmıştır. Olanakları siyasetin istencine bağlı bir yargı, karşıtlıkları, zıtlaşmayı ister istemez yaşayacaktır. Anayasa’nın yargı bağımsızlığı (mahkemelerin bağımsızlığı), yargıçlık ve savcılık güvencesi gerçekte halkın yargısal güvencesidir. Anayasa Mahkemesi kararlarına ve içtikleri anda karşın iptal edilen ya da gösterilen gereklere karşın yasaları çıkarmakta direnen siyasal gücün hukuk tanımazlığı açıktır. Kendi geçerliğini sağlayan, dayanağını oluşturan Anayasa’ya aykırı davranın iktidarların yönetiminde yargının etkinliği beklenemez.
Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun oluşumu Avrupa’nın birçok ülkesinden iyidir. Yapılanması AB tarafından üçüncü örnek olarak gösterilmektedir. Adalet Bakanıyla Müsteşarının bulunmasından daha önemli olanı yüksek yargıdan gelen beş üyenin duruşu ve tutumudur. Sekretaryası, denetleme organı Bakanlıkta olan Kurulun etkinliği her zaman tartışılır. Kaynaktaki bulanıklık akışları da etkilemektedir. Hukuka aykırı yasaların nasıl Anayasa’ya uygun bulunduğu sorusuna “Anayasa da hukuka aykırı onun için” yanıtı verdiğimizi anımsıyorum. Son günlerde Yargıtay Yasası’nda yapılmaya çalışılan değişikliğin yargıda yeni sorunlar yaratacağı endişesi yaygındır. Siyasetçiler her istediklerini yapma tutkuları içindedir. Oysa yargıyla uğraşılmaz ve oynanmaz. Yargının içerden gelen sorunları yanında siyaset kesimi öncelikli, medya ağırlıklı dışardan gelen sorunları da göğüslemesi gerekiyor. Bu da yargının gücünü azaltıyor. Yargı ve hukuk konusunda özlenen duyarlık, özen ve saygı ne yazık ki, yoktur. Yönetim yargıyı saymamakta, yargı kararlarını saygıyla yerine getirecek yerde yurttaşları da yargıya karşı kışkırtacak biçimde karşı çıkmakta, işine gelen kararlar için övgüleri de ciddiye alınmamakta, yurttaşların yaklaşımı olumsuz geçmektedir. “Baba gibi satarım” sözünün avukatları bırakıp bilirkişileri, tanıkları, savcı ve yargıçları etkileme çabalarından ayrılığı yoktur. Adliyede mafya etkisi yakınmaları tiksindirici boyutlara varmıştır. Baroların tam bağımsızlığı sağlanamamış, kamu avukatlarının Barolara üyeliği isteklerine bırakılarak Baroların etkinliği azaltılmış, meslek disiplini bozularak sav, savunma, karar üçlüsünden oluşan yargının gücü kırılmıştır. Avukatlık
sınavının 1951’den bu yana konulduğu yasalardan yine yasa yoluyla çıkarılması siyasetin yargıya el atmasının başka bir perdesidir. İş yükü altında ezilen yargının duruşma ertelemeleri anlayışla karşılanmaktan uzak sürelere varmaktadır. Karar yazımındaki gecikmeler, gerekçelerin doyurucu olmaması, formül kararlar, düzeltme istemlerinin gereken ilgiyle karşılanmaması yakınmalara neden olmaktadır. Yoğunluk bu olumsuzlukları zorunlu kılsa bile görevlilerin daha çok çaba göstermesi beklentilerindeki haklılık göz ardı edilemez.
Hukuk fakülteleri sayısının fazlalığı, eğitimdeki yetersizlik, yargı yerlerinin elverişsizliği, meslek içi eğitimin savsaklanması, meslek disiplininin zayıflaması, Anayasa ve hukuk saygısı, adalet ve hukuk devleti bilincinin oluşumu, insan hasları ve demokrasi anlayışı sorunların anasıdır. Zorunlu eğitime dinsel kurslar ve başka dinci tutumlarla karşı çıkan iktidar, altyapı oluşturulmadan fakülte sayısını artırarak hekim yetiştirme çağrıları yapmakta, ithal hekim yöntemiyle çözüm bulduğunu sanmaktadır Üniversitelerde kadrolaşma tutkusu da sürmektedir. Yargıya sızmaların belirginliği önceki yıllardan günümüze uzayan görünümlerle tartışılmaktadır Üye seçimlerinde özen gösterilmemesi yüksek yargı için de eleştiri konusu olmaktadır. Vakıf üniversitelerinin yüksek öğrenimdeki yeri de bu bağlamda sıcaklığını korumaktadır. Kimi kurulların kararlarına karşı kapalı olan yargı denetimi yolları açılmalı, Kanunların demokratik yapısı ve kimliği tartışılmamalıdır.
Yasa tekniği yönünden, yasalardaki dil bozuklukları yönünden söylenecekler bu sayfalara sığmaz. Siyasal katılıkları, belirgin yandaşlıkları göz ardı edilerek, hukukçu sanılarak görsel yayın organlarına çıkarılıp konuşturulan kimilerinin, demeçleri ve görüşleri alınan maskeli militanların yanıltmaları adalet, hukuk, yargı konularında kuşku ve güvensizlik yaratmaktadır. İnsancıl olmayan adalet düşünülemez. Gizli soruşturma ve kovuşturmalar, kaset savaşı sayılacak olaylarla, aldırışsızlık ve umursamazlıkla hukuksal önemini yitirmiştir. Gazetecilik-habercilik başarısı sayanların hukuka verdikleri zarardan önemlisi, işlemlerin gizliliğini bozan görevlilerin tutumundaki sakıncadır. Hukuk, insani adaletin canlanışıdır. Yapımcısı ve yaratıcısı insandır. Kültürel değeri büyük önem taşıyan hukukun zamana uyumu, kendini geliştirme ve etkin kılma özelliği yaratıcısı, yorumcusu, uygulayıcısı ve eleştirmeni hukukçuların niteliklerine bağlıdır. Sorumluluk, insanlıktır. Görevin onuru, sorumluluğun gereklerini yerine getirmekle yaşanır. Laik dünya görüşünü dışlayan bir hukuk, çok hukukluluk hukuk değildir. İnançlarıyla akıllarına tavan koyanlar, etkilere açık duranlar, ilkesiz-tutarsızlar, hukuku yaşamın ölçüsü, yargıyı güvence kurumu bilmeyenler karanlıkta kalmaktan kurtulamazlar. Bağımsızlığın, özgürlüğün, ulusal egemenliğin, eşitlik ve bilimselliğin ortamı hukuktur. Yargıya saygısızlık, yargıya karşı çıkma, yargıyı etkisiz ve geçersiz kılma, siyaseti hukuksallaştırma yerine hukuku siyasallaştırma çabaları tehlikeli açılımlardır. Köklü, albaştan bir anayasa değişikliği, siyasal partiler ve seçim yasaları öncelikli temel yasalarda tam hukuksallık gözetilerek yenilenmeye yeniden yapılanmaya gidilmezse Atatürk Cumhuriyeti’nin öngörülen niteliklerine ulaşacağımız kuşkuludur. Hukuksuz demokrasi, demokrasisiz hukuk olmaz. Adaletle doyurulmayan toplumların özlemlerini hiçbir şey gideremez. En öldürücü yaranın haksızlık yarası olduğu gerçektir. Geç kalan adaletin adalet olmadığı nasıl söyleniyorsa hukuksuz kalmanın ölmekle bir olduğu da bilinmelidir. Toplum mühendisi ve mimarı sayılan hukukçular yükümlülüklerinden kaçınmazlar. Ulusun umudunu gerçekleştirmek, siyasal ve ekonomik çalkantılardan esenliğe çıkarmak birincil görevleridir. Yargı ve yargıçlar, saygınlıklarını duruşları ve kararlarıyla sağlarlar. Biçimsel ve kuramsal saygı yapaydır. Özgürlüklerin en başta gelenlerinden biri hak arama özgürlüğüdür. Demokrasiyi geçerli ve güçlü kılan hukuksallığıdır. Çok hukukluluktan cumhuriyetle kurtulmuş olmanın değeriyle yargının değerini bilerek, yönetimleri de
yaklaşımlarıyla değerlendirerek aydınlığı adalette, hukukta, yargıda aramalıyız. Toplumsal güneş adalettir.
Yekta Güngör ÖZDEN