27 MAYIS 1960 BİR FIRSATTI

 

Cumhur UTKU

 

24 Haziran 1960 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapılan törende Milli Birlik Komitesi üyesi 38 kişinin her biri şu yemini etmişti:

“Bir karşılık beklemeden, ahlak, adalet, hukuk ve insan hakları prensiplerinden ve vicdani kanaatlerimden başka bir sınırla bağlı olmaksızın, kendimi Türk Milletine adadım. Vatanın ve milletin mutluluğuna ve milletin egemenliğine aykırı bir ülkü gütmeyeceğim. Demokratik Cumhuriyeti yeni Anayasaya göre düzenlemek ve iktidarı yeni Meclise devretmek ülküsüne bağlılıktan ayrılmayacağım. Bunun için şerefim, namusun ve mukaddesatım üzerine and içerim…”

 

Aradan bir insan ömrü geçtikten sonra her kesimdeki okur-yazarın 27 Mayıs 1960’ı  onay vermemesini, müdahalenin salt darbe olarak kalmasına ve harekâtın devrim sürecine sokulamamasına bağlayabiliriz. Eğer Milli Birlik Komitesindeki 38 kişi birlikte ettikleri yeminlerine sadık kalabilselerdi, eğer içlerindeki ihtilalci ama vatansever ruha sahip 14 kişi yurt dışına sürülmeseydi ve devrim sürecini işletecek şekilde yönetim sivillere devredilebilseydi, bu gün Türkiye daha başka yerde olacaktı. Üç siyasetçi İmralı’da, iki yıl sonra da üç subay Ankara’da asılmayacak, 12 Mart muhtırası verilmeyecekti. Belki de 12 Eylül darbesi olmayacak, 28 Şubat 1997 günü MGK kararları okunmayacak ve belki de 27 Nisan 2007 günkü internet bildirisi yazılmayacaktı. Acaba temel rahatsızlıklarımızın çözülmeyişinin nedeni 1960 sonrası süreçte beynimize giren Avrupa sosyal demokrasisinin veya yeni serbest piyasa ekonomisinin cazibesine kapılan neo aydınlarımız mıydı?  Bu kişilere kimler, neden “aydın” demişti? Aydın, “halkçı” mı olmalıydı, yoksa halkın içinden “halk aydınları” mı çıkmalıydı?  Türkiye’nin kuşatılmışlığı Gümrük Birliği ile mi yoksa daha önce mi başlamıştı? Devrimin devamlılığı sağlansaydı bu günlerde Helsinki, Brüksel dayatmalarından ve Avrupa Birliği uyum yasalarından söz edilebilir miydi? Bütün ulusal siyaset projelerimizi unutup -unutturup- “Genişletilmiş Büyük Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi”ne imza atabilecek hükümetler olabilir miydi? Daha diğer belalar başımıza sarar mıydı?

 

Türkiye’de siyasetle ilgilenen herkes şu önemli gerçeğin hakkını teslim eder diye düşünüyorum: Birincisi, AB çerçeve belgesindeki ilgili karar maddelerine rağmen Türk Ordusu, Türkiye’nin iç ve dış ulusal siyasetinin oluşturulmasında ve uygulamasında daha uzun yıllar duruşuyla etkin olacaktır. 27 Mayıs 1960 gününden 27 Nisan 2007 gününe kadar yapılan bütün müdahalelerin müsaadesini hep Türk halkı vermiştir. Müsaade etmeyenler ya da önce sessiz kalıp sonra arkasına birilerini alıp yakarmaya başlayanlar halk aydınları değil, sözünü ettiğim halkçı aydınlardır. Askerler hiçbir zaman halkın onaylamadığı bir müdahalede bulunmamışlardır. Bu tür müdahalelerin ceridesi ve ders notları, ittihat ve terakkiden beri bir yerlere yazılmaktadır.

 

27 Mayıs 1960’dan sonraki yıllara da baktığımızda, hep eskisi gibi bürokrasiden ve kasabalardan gelen siyasetçilerle küresel sermayenin anamalcılarının kumpaslar kurup halkı yönettiklerini görmekteyiz. Kazanılan bunca deneyimden ve çıkartılan yığınla dersten sonra, toplumsal eşitlik sağlanamamış, demokratik ortam ve hakça koşullar yaratılamamıştır.  Toplumun değer yargıları çiğnenerek tarladaki, fabrikadaki, çarşıda ve pazardaki halk hep göz ardı edilmeye devam edilmiş ve edilmektedir.  Yakın tarihimizdeki bütün askeri müdahaleler, Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki Türk devriminin devamı için birer fırsat olmuş ama bu fırsatların kaçması bir yana, 27 Mayıs müdahalesi dışındakiler, devrim düşüncesinden bile uzak kalmışlardır…

 

Artık bundan sonra askeri müdahaleler dışında yaratılan fırsatları kaçırmamamız gerekmektedir. O fırsatlardan ilki geçtiğimiz Nisan-Mayıs ayında üç büyük kentteki milyonlarca gelinciğin meydanlarda açmasıdır.  Bu çeşit fırsatları yaratanlara selam olsun!