2009 Yerel Seçimlerinde Ne Yapmalıyız?
2007 Seçimlerinden Anımsatma,
"HALK HAZIR SIRA AYDINLARDA"
Atila Sarp
Ulusal Savaş ve Yeniden Kuruluş Süreci
Ulusal önderimizin liderliğindeki kurtuluş savaşı sonrası dönem bir yana bırakılırsa, halk aydınlanmasının bilinçli bir biçimde köreltildiği onlarca yılı ardımızda bıraktık. Büyük Türk Devrimi’nin 1919 sıçramasının, çok merkezli, feodal karakterli, çürüyen ve yok olma noktasına getirilmiş bir imparatorluktan yeni ve genç modern devleti ve modern yaşam biçimini kurması evrensel bir olay idi. Yenilmez denilen İngiliz emperyalizmini ve Fransız, İtalyan, onlara sırtını dayayarak Anadolu topraklarını kendi antik uygarlığının beşiği savıyla ele geçiren Yunan ordularını dize getirdik. Anadolu coğrafyasında yaşayanlara kurtuluşun faturası ağır oldu. 1914 de başlayan emperyalist savaş ve kurtuluşun 6 yıl içindeki faturası 1,5 milyon gencimizin savaşta ölmesi,milyonlarca sakat ve gene milyonlarca dul ve yetim, çökmüş bir iktisadi ortam, ağır bir dış borç oldu.Ortaçağda karşılaştığı kıyımlardan dolayı savaşa ve ölümcül kavgaya topyekun girmekte, yaşadığı tarihsel kanlı altüstlükler nedeniyle,kolay karar vermeyen Anadolu insanı bir savaş dehası olan Ulusal Önderinin mili kurtuluş projesine inandı, millici aydınlar liderlik kavgası için değil O’nun kadro elemanı olarak çalışmayı kabullendi ve çürüyen emperyal imparatorluk küllerinin içindeki köz ortaya çıkarıldı. Böylece Anadolu topraklarında tarihte ilk kez, kağıt üzerinde değil, emperyalizme karşı savaş ile bir ulus devletin modern anlamda yerleşmesi, gelişmesi, geleceğe yönelmesinin örneği verildi. Hem savaşta hem de masa başında dize getirilen emperyalizmin yeni oyunlarına, yeni köleleştirme projelerine dur diyecek ekonomik, kültürel, sosyal ve siyasal kurtuluş “milli programı” adım adım uygulandı. Büyük Türk Devrimi’nin en yeni ve en güçlü sıçrama noktası bu oldu.
Karşıdevrimin Gelişimi ve Karşı Çıkmalar
Devrimin yükselişi ve yerleşmesi Ulusal Önderimizin ölümü ile boşalan liderlik ve önderlikteki yanlışlardan yararlanan emperyalist sızma planları gündeme getirildi. Adım adım da bu planlar uygulanarak bu günlere gelindi. Şimdi Ulus Devlet emperyal merkezlere bağlı dış programların uygulaması ile karşı karşıyadır.Emperyal odaklarca bugünlere gelişin öngörüleri yapılmış, azımsanmayacak sonuçlar alınmıştır. Devletin en üst kurumlarına kadar ulaşan karşıdevrim günlerindeyiz.
Bugünkü Ulusu köleleştirme ortamına getirme planlarına ilk karşı çıkmalar 50’li yıllarda başladı. Siyasal kutuplaşma biçimini alınca da genç ordu Cumhuriyetin temeline ve ulus devlet’in bağımsızlığına yönelik girişimlere ve Ulusal önderin kuruluş felsefesine aykırı iktidar uygulamalarına Büyük Türk Devrimi’nin bir diğer önemli konağı olan 27 Mayıs Devrimi ile yanıt verdi. 28 Mayıs 1960 sabahı Ulus, Ordu’sunu omuzlarına aldı, desteğini bayram ve şölenlerle gösterdi. 27 Mayısın hemen sonrasında çağa uygun 1961 Anayasa’sı ile ulusu oluşturan bütün yurttaşların hak ve özgürlükleri, ulusun ve devletin vazgeçilemez nitelikleri, evrensel demokratik, sosyal ve ekonomik değerler güvence altına alındı.
Bayram ve şölen çok sürmedi. Yeni bir dünya hayranlığı, soğuk savaşın psikolojik harp yöntemleri, gelişen sermayenin keşfettiği bırakınız yapsınlar- bırakınız etsinleri acımasızca uygulamaya konuldu. Cumhuriyetin kurucusu, Atatürk’ün mirasçısı CHP bu politikaların esiri olduu. Yalnız 27 Mayısçı asker,sivil aydınlar, öğrenci gençlik ve Türkiye İşçi Partisi bu gidişe karşı çıkıyordu. Her yerde bu karşı çıkma, vurucu gücü esnaf olan karşı devrimci güçlerin saldırısına uğradı. 1965 seçimlerinde parlamentoya 14 milletvekili ile giren TİP, eski dava hesaplarının, kariyeristlerin ve azınlık milliyetçilerinin içten saldırısı, TİP yönetenlerinin kariyeristliği ve parlamenterliğin devamına ilişkin parti içi hesapları ile etkisizleşti. 1962 yılında kurulan TİP, ABD ve AET(Avrupa Ekonomik Topluluğu,AB’nin ekonomik babası) Bağımlısı emperyalist politikalara karşı çıkan, ‘Yurtta Sulh Cihanda Sulh’u esas alan Tam Bağımsız Atatürkçü Dış Politika ilkelerini, ulusun topyekun kalkınmasına uygun toplumcu politikaları Ankara,İstanbul,İzmir,Yozgat, Malatya, Diyarbakır,Urfa,Adana,Ordu,Trabzon başta olmak üzere 67 İl’de halka anlattı. 65 seçimlerinden sonra TİP öncü güç olmaktan çıktı.
Siyasal partiden ve önderlikten yoksun öğrenci gençlikten oluşan 68 Kuşağı ise bağımsızlık ruhunu zedeleyen ABD üsleri, tesisleri ve kent merkezlerindeki Amerikan varlığına karşı halkı örgütlüyor, ABD 6.filosunu Dolmabahçe de, Antalya da, İzmir de kitlesel gösterilerle protesto ediyor, ABD askerlerini denize döküyor, onlara üç yanı denizlerle çevrili Türkiye’nin seks gereksinmelerinin park yeri bir fildişi sahili olmadığını sözle değil eylemle gösteriyordu. Böylece güvenli olmayan Türkiye topraklarında yalnız Türk Ordusu üniforma ile dolaşıyor ne ABD askerleri ne de NATO askerleri sırtlarında üniformaları ile yurdumuz topraklarında 1938 sonrası ve 1968 yılı öncesi olduğu gibi rahat dolaşamıyordu. Ardından da Türk Genelkurmay Başkanlarının giremediği ABD üslerinin Türk Ordusu denetimine geçmesi ve bu üslerdeki ABD askeri varlığının büyük ölçüde kaldırılması geldi. Emperyal işgalin en önemli noktası olan, ve gerçekleşmesi için çaba harcanan yabancı askerle fiili işgal, ulusal kurtuluş savaşı ile kazanılmış Türkiye topraklarında geçerlilik kazanamıyordu.
Halkın üretim merkezli aydınlatılması
Bu sürecin bir diğer önemli yanı toplumcu, solcu ve sosyalist aydınların, öğrenci gençliğin, ulusun büyük çoğunluğu olan işçi ve köylüleri düzenin sömürü çarklarına karşı aydınlatması oldu. Genç Türklerin Avrupa merkezli aydınlanma başkaldırısından sonraki en önemli aydınlanma 1961 sonrası başlayan ve Dış Programlara bağlı iktidarlarca ve ordunun 12 Mart ve 12 eylül darbeleri ile durdurulan halkın, işçinin ve köylünün bu aydınlanma eylemleri süreci oldu.
İşçi ve köylülerin üretim içindeki yerlerini ve üretimde ne şekilde yer aldıklarını binlerce köyde milyonlara varan köylü yurttaşlarımızla, yüzlerce fabrikada işçilerle yaptığı bire bir, yüz yüze konuşmalarla ve eylemlerle aydın bilincinin fikri ve bedeni emek sahiplerine aktarılmasına yol açan bu aydınlanma , Atalan, Göllüce ve daha sonraki toprak işgalleri, ürün temelli özellikle tütün ve fındık mitingleri,15-16Haziran 1970 İstanbul-Kocaeli merkezli işçi ayaklanması ile mevcut düzeni koruyanları tehdit etti. Deneyimsiz öğrenci gençliği baskıyla ezmek ve birbirine kırdırmak planı uygulanıverdi.
Bu aydınlanma sürecinde bir diğer devrim niteliğinde adımı ise 2000’ li yıllarda esnaf attı. Ki, o esnaf, antik üretimin modern temsilcileri olarak Emperyal odakların iktidarları tarafından yukarıda anlattığımız aydınlanma sürecinin üzerine sürülen hazır, ara üretimde olan, yerleşik bir vurucu güç rolü oynuyordu. İktidarlarda emirlerindeki güvenlik güçlerine yaptıramadığı kanunsuzlukları yönetimleri elinde olan ülkenin her yerinde örgütlü bu esnaf ordusuna yaptırarak halkın aydınlanma istemediği mesajını işçilere ve köylülere iletiyordu. Özelleştirme yoluyla oluşan büyük işsizliğe çare gibi sunulan Cumhuriyet tarihinin en büyük esnaflaşması bu süreci tersine çevirdi. Kuram kapitalist gelişmenin esnafı işgücünü satan haline getireceğini söylüyordu. Tersi oldu, emperyal odaklara bağlı Dış Programların uygulayıcısı iktidarların özelleştirme adı altında birer birer ulusal sanayi çökertmesi, Kamu İktisadi teşebbüslerinde çalışan işçilerin esnaflaşmasına yol açtı. Kapitalist üretimin büyük tekellerinin pazarı ele geçirmesine ve pazardan esnafa pay bırakmamasına tepki bu yeni esnaflardan şiddetli geldi ve Cumhuriyet tarihimizin 15-16 Haziran İşçi eylemi ile kıyaslanacak büyüklükte esnaf ayaklanması sahneye çıktı. Bunun aydınlanma sürecine katkısı o denli büyük oldu ki, Türkiye coğrafyasında artık esnaf düzen karşıtlarına karşı kullanılamıyor, tersine, yüz binlerce esnaf temel sorunlarda bilinçlenme ve topyekun kurtulma çarelerini aramaya başlıyordu. Emperyal odakların Dış Program uygulamalarına karşı esnaf kuruluşlarının eylemde değil ama söylemde ulusalcı sert çıkışları bu nedenle esnaflar tarafından yadırganmıyordu. Esnaf ne dinin elden gittiğine ne de komünizmin herkesi esir edeceğine artık inanmıyordu.
2007 seçimlerinin SEVR uygulamasında kararlılığı pekiştiren sonuçlarını yaşadığı günümüzde tartışmaya açık olarak sunduğumuz görüşlerimiz şu noktanın altını bilinçli olarak çizmektedir. Böylesine büyük bir aydınlanma sürecinden geçen ulusumuz son yıllardaki seçimlerde sandık başına gidince neden tercihini Dış Program uygulamacısı siyasal yapıların lehinde kullanmaktadır. Emperyal Dış Odaklara bağlı düzeni sandık yoluyla değiştirme inancıyla ulusumuzun karşısına çıkanlarca asıl sorgulanması gereken nokta budur.
22 Temmuz 2007 Milletvekili Seçimleri ve Sonrası
İçinde fiilen bulunduğumuz seçim çalışmalarında gördüğümüz yoğun ilgi, halkın olaylara bakışı, ele alışı, değerlendirmesi, bilinçli bir ulusun içinde olduğumuzu bize gösteriyor. Demek ki halk değişime taraftar, ülkenin emperyal odaklara bağlı dış program uygulamacısı siyasal partilere coşkulu bir güvenle değil, bilinçsizce ve mecburen oy veriyor. Üstelik bu partilerin,en başta da kuruluş ilkesiyle hiçbir ilgisi kalmamış “sosyal demokrat kisveli sahtekarların” çeteleşmiş lider kadrolarıyla ilgili olumlu düşünce hiç mi hiç taşımıyor. Tandoğan, Çağlayan, Gündoğdu, Manisa, Samsun, Diyarbakır,Niğde illerinde ulusal bağımsızlık, ulusal kişilik, yıllarca süren emperyal baskı karşısında bu ülkenin temel kuruluş değerleri için bayrak sallayan,seçim çalışmalarında bu değerleri taşıyanları coşkuyla karşılayan halk,değişime hazır. Bağımsız bir ülkede, mutlu, onurlu, güvenli yaşamak istiyor. Halka tepeden bakanların, halka laftan başka bir şey vermeyenlerin, iktidara geldikleri merkezi iktidar ve yerel yönetimlerde emek yanlısı söylemle gelip bu yerel ortamları çıkar merkezi yapan ve halkı unutanların sandıkta başarısızlığını, anlattığımız nedenlerle, ulusun bilinçli davranışı olarak görmek gerekir. Umarsız bırakılan ulusun tek silahı oyunu şöyle ya da böyle kullanması onun hakkında yanlış yargıya yol açmamalıdır. Hele “steril” ortamlarda yaşayan sözde “solcu” aydınların “bu halk adam olmaz, bu halkla bir şey yapılmaz” söylemleri, ulusu “dinci-laik” eksende ikiye bölenlerin ulusun refleksleriyle ilgili değerlendirmeleri hiçbir gerçekçi temele dayanmamaktadır.
Görev yine aydınlara düşüyor
Burada en önemli görev gerçek Türk Aydınlarına, geçmişte ulusun evlatlarını uyandırmak için köy köy, fabrika fabrika koşanlara, Dış Program iktidarlarının ve onların kurtarıcısı darbelerin acısını çekenlere, sırtını emperyal odaklara değil ulusuna dayayanlara düşüyor. Çeşitli gerekçelerle ABD ve AB Emperyal programlarının uygulayıcısı siyasal partilere prim veren yayınlar, bu yayınların yapıldığı medyadaki görevler, ele geçen mevkileri pekiştirmek ve yeni mevkiler elde etmek için ince hesaplarla ulusun refleksini kırmalar. Bunca yaşanan deneyime karşın kimi aydınlar ve kuruluşlarca emperyal odaklara bağımlı bir ekonomi, ABD ve AB politikalarının esiri bir Türkiye ulusa tek seçenek olarak sunuluyor. Seçimlerin ardından yaşanan sürece bakın. Neyin zaferi kutlanıyor anlamak mümkün değil. Büyük Türk Devrimi Kazanımlarını, devrimin Ulusal Liderini kökten tasfiyeyi amaçlayan gizli bir Anayasa Temmuz 2007 Seçimleri2nin ana konusu değilken neden gündemin ilk sırasına yerleştiriliyor?. Kaçan ne, kovalayan kim ? 68 Kuşağı’nın en ateşli günlerinde milletvekili olmak için çanta taşıyanların, gençliğe saldırgan Adalet Partisi Gençlik Kollarında bölgeci arkadaşlarıyla militanlık yapanların, akademisyenlik merdiveninde tırmanmak için sendikalarda emek savunuculuğu yapan arrivistlerin, FKF(sonra Dev-Genç) kurucusu olup devrimci güçlerin desteği ile milletvekili ve CHP Genel Sekreteri olduktan sonra AKP’den bakan olan mevki düşkünlerinin ,İçişleri bakanlığının burslu öğrencisi olarak TİP toplantılarını basan ve soruşturmaya uğramayan sağcı dinci militanların,ekibiyle birlikte soygunculuk yapıp aile boyu kısa sürede dolar milyoneri olan belediyecilerin, Mustafa Kemal karşıtı Cumhurbaşkanlarının, vergilerimizle ayakta duran ulus devletten babasının aldığı maaşla okuyup akademisyen olup ulus devleti yıkmaya çalışanların , onlarca yıl kendilerinden olmayanlara siyasi kan kusturan gerilla savaşı taklitçileriyle, etnik savaş kışkırtıcısı döneklerin, parlamento-medya-AB-ABD şer ittifakı neyin zaferini kutluyor ?
Aziz Nesin “Sayın Nesin, ben de bir aydınım, Türk Halkı’nın yüzde altmışı aptal diyorsunuz, siz bu oranın neresindesiniz?” sorusuna “Ben Türk Halkı’nın yüzde altmışı aptaldır dedim, sen de ben de aydınız, Türk Aydını’nın yüzde doksan dokuzu alçaktır,kendin karar ver biz yüzde bir de miyiz, yüzde doksan dokuz da mıyız ?” özdeyişini anımsattıran günleri yaşıyoruz.
Gemiyi küçük delik batırıyor, ulusu en çok aydınlatması gerekenlerin yukarıdan aşağıya yayınları bilinç saptırması işlevi görüyor. Evet, halk hazır. Halk, evet, Mustafa Kemal’cileri yüreğinin bir köşesine koymuş. Bu yetmiyor. Sabahleyin aldığı gazeteden, evinde açtığı televizyondan, değişimin öncüsü olarak tanıdığı insanlardan tasdik istiyor. Gizli, kapalı kapılar ardında Emperyal programların içinde yer alanların ne yaptıklarını bizlerin bilmesi yetmiyor, ulusun da görmesi gerekiyor.
Bu nedenle 2007 seçimleri bir anlamda ulus ile aydınlarının ne denli örtüştüğünün göstergesi olmuştur. Gün halkın Dış Programlardan kurtulma isteğini iyi anlamanın günüdür. Bu ülkenin aydınları Büyük Türk Devrimi’ni tamamlayacak ilkeli bir “Milli Programı” tartışmalı, kitleselleştirmeli ve uygulamaya hazır hale getirmelidir. Bu süreç aynı zamanda bütün milli güçleri tek çatı altında toplama sürecidir. Sırf nicelik artışı olarak güç toplamak, ilkesiz birlikteliklere yol açar.
Bilinmelidir ki bütün “civil war-vatandaş harbi” böylesine ilkesiz bir araya gelmelerin sonucudur. Avrupa Birliği programlarının ve iktidar uygulamalarının karşısına çıkan ulusalcı söylemli liderler, AB yanlısı partilerde “birlik” mesajı veriyor. Oysa ki aynı çıkarları aynı siyasal yapıda değil de ayrı kamplarda-ayrı siyasal partilerde yer alarak savunması bütün iç savaş-vatandaş harplerinin ortak noktasıdır. Bugün gerek uygulamaları gerekse kadroları itibariyle mevcut partiler arasında pek bir fark kalmamıştır. Hepsi lider sultası altındadır, hepsinde demokrasi değil “çete” yöntemleri geçerlidir, hepsi “ulus”un sırtından geçinmektedir. Ve hepsi Ulusal Lider olarak Mustafa Kemal’i tanıyıp onun neferi olmayı kabul etmemekte ve yerine lider olmaya çalışmaktadır. Bu nedenle Ulusal Önderimizin kadro elemanları olarak devrimi tamamlayacak bir “milli program” da birliği kuramamaktadırlar.
Bu ülkenin aydınları aynı dış programı uygulayan ve aynı dış programı ben daha iyi uygularım diye ABD ve AB emperyal merkezlerinden icazet almaya çalışan, “milli program” karşıtlarının aslında birer iç savaş uygulamacısı olduğunu anlamalıdır. Ulusumuzu bir iç savaş badiresine sokacak söylemlerin sahibi siyasal parti yöneticilerinin, ulustan gizledikleri temel konu, kendilerinin diğerinden daha fazla ABD ve AB Programcısı olduğudur. Bugün de milli mücadele“milli program” yanlıları ile “emperyal program uygulamacıları” arasındadır ve bu eksene oturmaktadır. Üstelik küreselleşmiş bir güç olarak ve küresel çıkarları her şeyin önüne koyarak emperyalizm bölgemizde yok edici bir savaşı getirip dayatmıştır. Bu açık ayrımı, bir ulusun var olup olmama, bir devletin varlığını sürdürüp sürdürmeme, bir ekonominin kendi başına ayakları üzerinde durup durmama noktasında olduğunu gizleyerek, ülkeyi sen-ben ağırlıklı bir kavgaya sürükleyenlerin milyonların evinden çoluk çocuğu ile kalkıp katıldığı dev yürüyüşlerdeki temel slogana, Tam Bağımsız Türkiye, Ne ABD ne AB ilkesine sırt çevirerek, dün dündür bugün bugün diyenlerin düştükleri durumun vahameti oldukça önemlidir. Talepleri dikkate alınmayan, hatta yok sayılan kitlelerin, taleplerini ifade biçimini değiştireceği ve esas sorunların da o zaman çıkacağı unutulmamalıdır. Sonuçları ne olursa olsun ulusumuzun girdiği ve Ulusal Önderimizi rehber alarak yürüdüğü Tam Bağımsız Türkiye’nin milyonların katıldığı ayak sesleri yüreklerde yankılanmaya başlamıştır. Bu ayak seslerini emperyal programlara bağlı iktidarların dağıttığı avantalarla geçici susturmalar, gelecekteki daha büyük karşı çıkmaların altyapısıdır.
Böyle bir aşamada “aydın” öncülerin öneriler yapan, gerçekleri söyleyen, çözüm yolları gösteren edilgen tutumlarına, gerçek bir öncülüğü siyasal örgütlülükle bütünleştirecek eylemliliği eklemeleri gerekmektedir. Yapılan bütün çalışmaların ve var olan bütün siyasal parti ayrılıklarının geçmişin kritiğini yaparak, Türkiye’nin bu noktaya gelmesindeki kendi sorumluluklarını da değerlendirerek yeni bir başlangıç için düşünmelerinin zamanı gelmiştir.
2007-8 yılları bu değerlendirme içine giren, kritiği doğru yaparak yeni bir başlangıca hazırlanan çalışmaların yılları olmalıdır. Unutulmamalıdır ki doğru bir çalışma ile sürdürülen örgütlülük mutlaka kitlelerle köprü kurmanın kanallarını da getirecektir.
Ne yapacağını, nasıl yapacağını ve hedeflerini belirlemiş kadroların en büyük şansı liderlik noktasında sorunu olmayan bir ulusun içinde varlıklarını sürdürme ortamını bulmuş olmalarıdır. Bu kadrolar eğer ulusal liderlerinin işaret ettiği doğrultuda ve hedefe yürüyen kadroların nasıl çalışacağı konusunda doğru davranış içine girdikçe büyüyecek ve ulusla bütünleşecekler, bu şekilde davranmadıkları takdirde ise kendi içlerinde bölünüp parçalanarak, edilgenleşip, küçük çıkarlar, kariyerist dürtüler, mevki korumalar, ahbap çavuşluk ilişkileriyle vatanseverliği karıştırmalar içinde menfi role sürüklenerek Büyük Türk Devrimi’nin tamamlanma sürecinin dışına çıkarak emperyal güçlere hizmet edeceklerdir.
Büyük Türk Devrimi’ni tamamlamakta kararlı sanayicisi, işçisi, köylüsü, askeri, genci, yaşlısı ile Türk ulusu içine girilen var olup olmama dönemini, devrimi tamamlayarak aşacaktır.
Atila Sarp
Ulusalodak Dergisi Sahibi